6 Eylül 2015 Pazar

GECEYE BIRAKTIK YALNIZLIĞI

GECEYE BIRAKTIK YALNIZLIĞI

                Sokaklar ıssız, kediler çöp kutularında yiyecek bir şeyler bulma peşinde. Sokak lambalarının ışığında gecenin karanlığı Birsen’in içine çökerken, içinde oluşan burukluğu, limon tadında yaşamını düşünerek adımlarını sıklaştırdı. Birden bir çöp kutusundan iki kedi fırlayıp, birbirlerinin peşi sıra kuyrukları havada miyavlayarak önünden  hızlıca geçtiler. “Aman Allah'ım aklım çıktı!” Yerinden çıkacak olan kalbini  sakinleştirmek istercesine elini göğsüne götürürken,  bir taraftan da söylendi “Kim dedi sana bu kadar  geç kal diye be kadın” .  O geceyi düşünüyordu. Yıllardır  görmediği arkadaşlarının bir çoğu gelmişti. Tekrar beraber olmak güzeldi. Gençlik,  limandan ayrılalı çok olmuştu ama  geride bıraktığı dalgaları onlara  yetmişti. Pür neşe içindeydi hepsi, kaldıkları yerden devam eden yaşamlarını birbirlerine anlatma heyecanı ve telaşına  düşmüş, sesleri birbirini bastırırken buna  bir de çatal kaşık sesleri karışmıştı.  Kimse ne dediğini, ne denildiğini anlayamaz olmuştu. Bir süre sonra bu telaş ve heyecan yerini sıradan günlük konuşmalara  bırakmıştı. Herkes yanındaki ile sohbet etmeye başlamıştı. Birsen önce bir  bayan arkadaşıyla otururken, daha sonra yıllardır görmediği dostu, can yoldaşı Semih’in ricası üzerine  beraber oturmuşlardı. O davete katılmakla  iyi yapmıştı. Kendisi için  bir şeyler yapmayı yıllardır bir kenara bırakmıştı. Annesi de öyleydi, anneannesi de ve  bir çok kadın! Hepsi de kendileri için bir şeyler yapmayı bir kenara bırakmamışlar mıydı? “Her şey yalnızken iyiymiş” diye  düşündü. Gençliğinde ne yaparsa kendisi içindi, ideallerini adım adım gerçekleştiriyor, kendi kabuğundan sıyrılırken bir taraftan da  kendi kozasını örüyordu. Ördüğü kozadan çok güzel bir kelebeğin çıkacağına inanıyordu. Bir şeyler  yanlış gitmeye başlamasaydı o güzel kelebeği uçacaktı. Nerede yanlış yapmıştı?  “Yaşam yine  beynimde beni sorguluyor. Belkide ben onu sorguluyorum. Ne bitmez dava, yıllardır sorgula sorgula ortada bir şey yok!  Savunma tarafı iyi avukat tutamadı demek ki .“   Çıkmazlarına, pişmanlıklarına, çözümsüzlüklerine gülümsedi.  Onları kafasından atmalıydı yoksa bir güve gibi onu yiyip bitirecekti. Hiç bir zaman olmazların onu bitirmesine izin vermemişti, hiç bir zaman umutsuzluğa düşmemişti.  Birsen, duruşunda güçlü, içinde yıkıntılarla  dolu bir şehir yaşatan milyonlarca kadından biriydi.  Kendisinin dışında  hiç kimseyi yıkıntılarında dolaşmasına izin vermedi. Yaşadığı tüm sıkıntılar onun  antik kenti olmuştu. Onun için özel ve eşsizdi.  Çantasında çalan telefonun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Çantasını biraz karıştırdıktan sonra telefonunu buldu. “Arayan Önder olabilir. Merak etmiştir. Bir sürü laf işit şimdi” diye düşünüyordu ki arayan Önder değildi. Afalladı, telaş yaptı, eli ayağına karıştı, telefonu neredeyse yere düşürecekti.
-Alo!
-Birsen?
-Evet.
-Ben Semih
-Tamam tanıdım. Hayırdır sen yola çıkmadın mı?
-Hayır henüz değil. Seni görmem lazım.
-Nasıl yani? Anlayamadım.
-Seni görmem lazım. Neredesin şu an?  Bana yerini söyle.
-O ne demek şimdi? Niye  beni göreceksin. Saatin kaç olduğundan haberin var mı?  Yeteri kadar geç kaldım. Beni uğraştırma Semih.
-Birsen lütfen! Yerini söyle hemen geleceğim.
-Olmaz! Eve girmek üzereyim.
-Lütfen !
-Ama bu ısrarın neden? Gelme, ne söyleyeceksen telefonda söyle.
-Hayır yüz yüze konuşacağız. Telefonda olmaz.
-Ben  seni o kadar bekleyemem. Önder merak eder.
-Sen söyle lütfen!  Biliyorum iyice geciktin ama İnan 10 dakika sürmez.
-Pekala.
Birsen adresi vermişti. Sokağın alt tarafında parkın orada bekleyecekti Semih’i. Kaygıları artmaya başlamıştı. Eve yeteri kadar gecikmiş, “ kendine ayırdığın bu güzel gece başına patlayacak Birsen Hanım. Neyine senin, eğlenmek. Otur işte evinde!” dedi .  Yoldan aşağı doğru yürümeye başladı. Semih’i otuz yıl önce tanımıştı. İlk önceleri ona itici gelen Semih,  sonraları onun vazgeçilmez arkadaşı, dostu olmuştu. Arkadaş çevresi ilk zamanlar aralarında aşk olduğunu sanmışlar, sonra bu iki insanın aşka dayanmayan dostluğuna inanmışlardı. Birsen ile Semih, bir elmanın iki yarısı gibiydiler.   Semih’in aşklarının , maceralarının, öğrenci eylemlerinin,  heyecanlarının, parasız kalışları ve bütün sorunlarının dert ortağı Birsen di. Semih de Birsen’in.  Okul bitip herkes yaşamın yollarında yürümeye başladığında, arkadaşlarda  birer birer uzaklaşmışlardı.  Yeni yaşamlar, yeni ortamlar ister istemez insanlara yeni çevreler yeni arkadaşlar kazandırıyor, eskileri anılarda yerini koruyarak, gittikçe solan siyah beyaz  fotoğraflar gibi oluyordu.  Bu insan hayatında bir evrilmeydi. Tek kişiye ait özel bir durum  değildi. Herkes için aynıydı.  En son  bir iş görüşmesi için Ankara’ya gelen Semih ile tesadüfen karşılaşmış, ayak üstü konuşmuşlardı. Semih ona kartını vermiş ve kendisini aramasını söylemişti. Birsen için  hayat,  okuldaki hayat değildi. Evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış, yoğun iş temposu ve  evi arasında mekik dokur olmuştu. Bu tempoda Semih'e yer bulamamıştı.  Yer bulamayan sadece kendisi değildi, Semih de hayatında Birsen'e  bir yer açmamıştı. Tesadüfen karşılaşmasalar Birsen’i aramak aklına gelir miydi?  Başka Birsenler, başka Semihler farklı mıydı?  Tarihte olduğu gibi milattan önce-milattan sonraya benzer  bir durumdu insanların hayatı, evlilikten önce-evlilikten sonra.  Bir arabanın farları Birsen’e doğru yaklaştı ve yanında durdu. Gelen Semihdi.  Arabanın çalışmasını durduran Semih, kapıyı açtı ve  Birsen’in yanına geldi. İki eski arkadaş gecenin karanlığında yalnızdılar. İkisi de önce sustular sonra ilk konuşan Birsen oldu.
-Evet Semih gecenin bu saatinde beni neden görmek istedin?
-Arabaya geçelim, sokakta konuşamayız.
Semih binmesi için Birsen’e arabanın kapısını açtı. Birsen koltuğa oturunca kapıyı kapatıp, aracın arkasından dolaşarak kendi yerine geldi.  Arabanın radyosundan   duyulur duyulmaz bir müzik sesi geliyordu.

Eğer bir gün beni terk edip gitmek zorunda kalırsan,
Kaderim aniden, her şeyden hiçbir şeye dönüşür.
Hayatımın griliğinden daha gri, hiçbir şey daha gri olamaz:
Yağmurlu hava bile.....”*


diyordu şarkı. Birsen boğazında düğümlenen nefesini yutkundu. Beyni  ve yüreği kendinden ayrıldı, karanlık gökyüzünde parlayan yıldızların yanına doğru süzüldüler. Birsen’i yalnız bıraktılar. O radyodan gelen müzik yılları harman etmişti. Evlendiğinden beri ilk defa gecenin bir saatinde ona ait olmayan bir adamla baş başaydı. Yargılar, baskılar kulaklarında çınlıyordu. “Ne yapıyorsun burada sen? El alem görse ne der? Ayıp!...” Aklı birbirine karışmış iplikler gibiydi. Hangisinin ucu nerede, hangisi hangisinin içindeydi. Birini çekse diğerine dolanıyordu.
Semih  Birsen’in eline uzandı. Birsen birden irkildi. Semih ısrarla ellerini avuçlarının içine aldı ve  Birsen'in avucunun içine bir şey bıraktı. Sonra Birsen’in elini yumruk yaparak tutmaya devam etti. Birsen elini çekmek istedi ama Semih bırakmıyordu.
-Korkma,  sana bir şey yapmayacağım. Diyerek güldü ve devam etti
-Bak Birsen, avucunun içindeki bu günden sonra sana ait. Bana uzanan eli, ihtiyacı olduğu anda  ben tutamadım. O nedenle hiç olmazsa  bu hatamı telafi etmeme izin ver, bir daha yaşamında üzülmek yok, seni üzen hiç bir şeye izin vermek yok. Ben her zaman yanında olmayacağım. Olsam bile yakışık almaz. O nedenle yıllar yıllar önce bana o güzel kalbinde yer açan, bana elini uzatan  o kıza geçte olsa bir hediyem olarak kabul edeceksin. Ben sonra bilgilenmen için  sana bazı şeyler yollayacağım. Ondan sonrasını  beni adam eden, o akıllı kız halleder.
- Ama....
-Tamam itiraz yok.dedi adam. Eğildi Birsen’in yanağına bir öpücük kondurdu.
-Şimdi evine geç kalma, kendine iyi bak benim eşsiz arkadaşım. Benim yüzümden üzülmeni istemem.
Birsen avucunu açtı, bir anahtar gördü. Anlam veremedi. Semihin boynuna sarıldı, gözyaşlarını tutamıyordu. Birkaç saatliğine de olsa geçmişte bir zarfa koyduğu Birsen yeniden çıkıp gelmişti. Mutluydu, yalnız değildi. Arabadan indiler,  iki eski dost tekrar vedalaştı. Birsen, gökyüzüne baktı, az önce radyoda çalan müzikle yerinden çıkan yüreği yıldızların arasında yanıp sönüyordu. Radyo tekrar aynı şarkıyı çalıyordu,

 ” Yukarı bakar bakmaz, gökyüzünü gördüm.
     Ve dedim ki kendi kendime:
     Allahım bu şey mükemmel, masmavi ....”*

 Birsen gülümsedi. Önder’den korkmuyordu. Hiçbir şeyden korkmuyordu. Çünkü arkasında kocaman bir dağ vardı. Sevgili arkadaşı, dostu Semih!
Her ikisi de gökyüzüne baktılar. Yıldızlar parlıyordu. Semih,
-Bundan sonra yalnızlığını geceye bırak,  dedi. Semih arabasına binerek uzaklaştı.
Semih radyonun sesini biraz daha açtı, mutluydu. Dost dediği, yıllarca andığı ve zihninden bir an olsun çıkaramadığı arkadaşı için bir şeyler yapmıştı. O akşam yemekte konuşmaları sırasında Birsen hayalini Semih ile paylaşmasaydı, herkes arabasına binip evine dönerken Birsen'in otobüs yada bir dolmuş beklemesi Semih’i çok üzmüştü. Gençliğinde kanatlarıyla onu koruyan, ona dostluğu öğreten o meleğe bir şeyler yapmalıydı. Birsen’in ailesi  için çırpınışlarını, güçlüklerini, her türlü sıkıntısını biliyordu.  Semih yaşadığı şehre dönmeden bir arkadaşına da uğrayacaktı. Geçte olsa  arkadaşı bekleyeceğini söylemişti. Yemekten sonra arkadaşına gitti. Konuşmaları arasında arkadaşı çok sıkıştığı için Kızılay’da ki dükkanını elden çıkaracağını söylemişti. Birden Birsen'in hayali aklına gelmişti. Arkadaşına  o dükkanı alabileceğini söyledi.  Arkadaşı da bu satışa memnun olacağını belitti.  O dükkanı Birsen için almıştı. Bir anda iki insanın da  hayatı değişiyordu. Şimdi  hayatın bir anlamı olduğunun düşüncesiyle gülümsedi. Arabanın farlarının ışığında önündeki yol gecenin karanlığında uzayıp gidiyordu. Tıpkı yaşamlar gibi.
Birsen şaşkın şaşkın ağır adımlarla  yokuşu çıktı evinin olduğu sokağa döndü. Bu anahtar ne olabilir diye düşünüyordu ve o akşam Semihle konuştuklarını hatırladı. Gel benimle demişti ve masadan kalkmıştı. Birsen itiraz etmeye fırsat bulamamış Semih’i takip etmişti.  Gözlerden uzak bir köşe bulunca oturdular. İki eski dost yıllar sonra yine baş başaydılar. Yıllarca aranmamak her ikisi için  de  bahane olmamış, onu bir kenara bırakmışlar  başlarından geçenleri, yaşadıklarını birbirlerine anlatmaya başlamışlardı. Birsen eski dostunu yeniden bulmanın sevinciyle, eski sır ortağına  her şeyini anlatmıştı.   Önder’in hırçınlıklarını, tutkularını, terkedişlerini, sapmalarını, yalnızlığını, mutsuzluklarını, beklentilerini, kırılmalarını, tekrar toparlanmasını , güçlü olmak için yaptıklarını bir bir Semih’e anlatmıştı. Anlattıkça içinde kurduğu yıkıntılar onarılıyor antik şehri yaşam buluyordu. İlk defa o şehirde kendisinden başka  birisi daha  dolaşıyordu.  Semih’in yanında mutlu oluyordu. Hatta  yıllardır en büyük hayali olan  bir kitapçı dükkanına sahip olma isteğinden bile  bahsetmişti. Semih de ona yaşamını anlattı. Neler yaptığını, nasıl yaşadığını, evliliğini, evliliğindeki başarısızlığını ve iş yaşamındaki düşüş ve  yükselişlerini anlattı. İkisi de mutluluk içindeydiler.  Şimdi, yılların olgunlaştırdığı iki  eşsiz dost olmuşlardı .  O akşam bundan sonra  birbirlerini aramaya, bir daha hiç bir şeyin bahane olmayacağına söz vererek masaya dönmüşlerdi.
Birsen  oturdukları binanın  kapısına yaklaşmıştı. Anahtarı avucunun içinde sıkı sıkı tutuyordu. Kapıyı açtı, Binadan içeri girerken  gökyüzüne baktı “Yalnızlığımı sana bıraktım gece” diye fısıldadı.  Gülümsedi, anahtarın ne olduğunu anlamıştı.

                                                                                              Şeyda GÖKOĞLU/ Eylül 2015

Şarkı :Edith Piaf - Tes Veux*



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder