GECEYE BIRAKTIK
YALNIZLIĞI
Sokaklar
ıssız, kediler çöp kutularında yiyecek bir şeyler bulma peşinde. Sokak
lambalarının ışığında gecenin karanlığı Birsen’in içine çökerken, içinde oluşan
burukluğu, limon tadında yaşamını düşünerek adımlarını sıklaştırdı. Birden bir
çöp kutusundan iki kedi fırlayıp, birbirlerinin peşi sıra kuyrukları havada
miyavlayarak önünden hızlıca geçtiler.
“Aman Allah'ım aklım çıktı!” Yerinden çıkacak olan kalbini sakinleştirmek istercesine elini göğsüne
götürürken, bir taraftan da söylendi “Kim
dedi sana bu kadar geç kal diye be
kadın” . O geceyi düşünüyordu.
Yıllardır görmediği arkadaşlarının bir
çoğu gelmişti. Tekrar beraber olmak güzeldi. Gençlik, limandan ayrılalı çok olmuştu ama geride bıraktığı dalgaları onlara yetmişti. Pür neşe içindeydi hepsi,
kaldıkları yerden devam eden yaşamlarını birbirlerine anlatma heyecanı ve
telaşına düşmüş, sesleri birbirini
bastırırken buna bir de çatal kaşık
sesleri karışmıştı. Kimse ne dediğini,
ne denildiğini anlayamaz olmuştu. Bir süre sonra bu telaş ve heyecan yerini
sıradan günlük konuşmalara bırakmıştı.
Herkes yanındaki ile sohbet etmeye başlamıştı. Birsen önce bir bayan arkadaşıyla otururken, daha sonra
yıllardır görmediği dostu, can yoldaşı Semih’in ricası üzerine beraber oturmuşlardı. O davete
katılmakla iyi yapmıştı. Kendisi
için bir şeyler yapmayı yıllardır bir
kenara bırakmıştı. Annesi de öyleydi, anneannesi de ve bir çok kadın! Hepsi de kendileri için
bir şeyler yapmayı bir kenara bırakmamışlar mıydı? “Her şey yalnızken iyiymiş”
diye düşündü. Gençliğinde ne yaparsa
kendisi içindi, ideallerini adım adım gerçekleştiriyor, kendi kabuğundan
sıyrılırken bir taraftan da kendi
kozasını örüyordu. Ördüğü kozadan çok güzel bir kelebeğin çıkacağına
inanıyordu. Bir şeyler yanlış gitmeye
başlamasaydı o güzel kelebeği uçacaktı. Nerede yanlış yapmıştı? “Yaşam yine
beynimde beni sorguluyor. Belkide ben onu sorguluyorum. Ne bitmez dava,
yıllardır sorgula sorgula ortada bir şey yok!
Savunma tarafı iyi avukat tutamadı demek ki .“ Çıkmazlarına, pişmanlıklarına,
çözümsüzlüklerine gülümsedi. Onları
kafasından atmalıydı yoksa bir güve gibi onu yiyip bitirecekti. Hiç bir zaman
olmazların onu bitirmesine izin vermemişti, hiç bir zaman umutsuzluğa
düşmemişti. Birsen, duruşunda güçlü, içinde
yıkıntılarla dolu bir şehir yaşatan
milyonlarca kadından biriydi. Kendisinin
dışında hiç kimseyi yıkıntılarında
dolaşmasına izin vermedi. Yaşadığı tüm sıkıntılar onun antik kenti olmuştu. Onun için özel ve
eşsizdi. Çantasında çalan telefonun sesiyle
düşüncelerinden sıyrıldı. Çantasını biraz karıştırdıktan sonra telefonunu
buldu. “Arayan Önder olabilir. Merak etmiştir. Bir sürü laf işit şimdi” diye
düşünüyordu ki arayan Önder değildi. Afalladı, telaş yaptı, eli ayağına
karıştı, telefonu neredeyse yere düşürecekti.
-Alo!
-Birsen?
-Evet.
-Ben Semih
-Tamam tanıdım. Hayırdır sen yola
çıkmadın mı?
-Hayır henüz değil. Seni görmem
lazım.
-Nasıl yani? Anlayamadım.
-Seni görmem lazım. Neredesin şu
an? Bana yerini söyle.
-O ne demek şimdi? Niye beni göreceksin. Saatin kaç olduğundan
haberin var mı? Yeteri kadar geç kaldım.
Beni uğraştırma Semih.
-Birsen lütfen! Yerini söyle
hemen geleceğim.
-Olmaz! Eve girmek üzereyim.
-Lütfen !
-Ama bu ısrarın neden? Gelme, ne
söyleyeceksen telefonda söyle.
-Hayır yüz yüze konuşacağız.
Telefonda olmaz.
-Ben seni o kadar bekleyemem. Önder merak eder.
-Sen söyle lütfen! Biliyorum iyice geciktin ama İnan 10 dakika
sürmez.
-Pekala.
Birsen adresi vermişti. Sokağın
alt tarafında parkın orada bekleyecekti Semih’i. Kaygıları artmaya başlamıştı.
Eve yeteri kadar gecikmiş, “ kendine ayırdığın bu güzel gece başına patlayacak
Birsen Hanım. Neyine senin, eğlenmek. Otur işte evinde!” dedi . Yoldan aşağı doğru yürümeye başladı. Semih’i
otuz yıl önce tanımıştı. İlk önceleri ona itici gelen Semih, sonraları onun vazgeçilmez arkadaşı, dostu
olmuştu. Arkadaş çevresi ilk zamanlar aralarında aşk olduğunu sanmışlar, sonra
bu iki insanın aşka dayanmayan dostluğuna inanmışlardı. Birsen ile Semih, bir
elmanın iki yarısı gibiydiler. Semih’in
aşklarının , maceralarının, öğrenci eylemlerinin, heyecanlarının, parasız kalışları ve bütün
sorunlarının dert ortağı Birsen di. Semih de Birsen’in. Okul bitip herkes yaşamın yollarında yürümeye
başladığında, arkadaşlarda birer birer
uzaklaşmışlardı. Yeni yaşamlar, yeni
ortamlar ister istemez insanlara yeni çevreler yeni arkadaşlar kazandırıyor,
eskileri anılarda yerini koruyarak, gittikçe solan siyah beyaz fotoğraflar gibi oluyordu. Bu insan hayatında bir evrilmeydi. Tek kişiye
ait özel bir durum değildi. Herkes için
aynıydı. En son bir iş görüşmesi için Ankara’ya gelen Semih
ile tesadüfen karşılaşmış, ayak üstü konuşmuşlardı. Semih ona kartını vermiş ve
kendisini aramasını söylemişti. Birsen için
hayat, okuldaki hayat değildi.
Evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış, yoğun iş temposu ve evi arasında mekik dokur olmuştu. Bu tempoda
Semih'e yer bulamamıştı. Yer bulamayan
sadece kendisi değildi, Semih de hayatında Birsen'e bir yer açmamıştı. Tesadüfen karşılaşmasalar
Birsen’i aramak aklına gelir miydi?
Başka Birsenler, başka Semihler farklı mıydı? Tarihte olduğu gibi milattan önce-milattan
sonraya benzer bir durumdu insanların
hayatı, evlilikten önce-evlilikten sonra.
Bir arabanın farları Birsen’e doğru yaklaştı ve yanında durdu. Gelen
Semihdi. Arabanın çalışmasını durduran
Semih, kapıyı açtı ve Birsen’in yanına
geldi. İki eski arkadaş gecenin karanlığında yalnızdılar. İkisi de önce
sustular sonra ilk konuşan Birsen oldu.
-Evet Semih gecenin bu saatinde
beni neden görmek istedin?
-Arabaya geçelim, sokakta
konuşamayız.
Semih binmesi için Birsen’e arabanın kapısını açtı. Birsen
koltuğa oturunca kapıyı kapatıp, aracın arkasından dolaşarak kendi yerine
geldi. Arabanın radyosundan duyulur duyulmaz bir müzik sesi geliyordu.
“Eğer bir gün beni terk edip gitmek zorunda
kalırsan,
Kaderim aniden, her şeyden hiçbir
şeye dönüşür.
Hayatımın griliğinden daha gri,
hiçbir şey daha gri olamaz:
Yağmurlu hava bile.....”*
diyordu şarkı. Birsen boğazında düğümlenen nefesini yutkundu. Beyni ve yüreği kendinden ayrıldı, karanlık gökyüzünde parlayan yıldızların yanına doğru süzüldüler. Birsen’i yalnız bıraktılar. O radyodan gelen müzik yılları harman etmişti. Evlendiğinden beri ilk defa gecenin bir saatinde ona ait olmayan bir adamla baş başaydı. Yargılar, baskılar kulaklarında çınlıyordu. “Ne yapıyorsun burada sen? El alem görse ne der? Ayıp!...” Aklı birbirine karışmış iplikler gibiydi. Hangisinin ucu nerede, hangisi hangisinin içindeydi. Birini çekse diğerine dolanıyordu.
Semih Birsen’in eline uzandı. Birsen birden
irkildi. Semih ısrarla ellerini avuçlarının içine aldı ve Birsen'in avucunun içine bir şey bıraktı. Sonra
Birsen’in elini yumruk yaparak tutmaya devam etti. Birsen elini çekmek istedi
ama Semih bırakmıyordu.
-Korkma, sana bir şey yapmayacağım. Diyerek güldü ve
devam etti
-Bak Birsen, avucunun içindeki bu
günden sonra sana ait. Bana uzanan eli, ihtiyacı olduğu anda ben tutamadım. O nedenle hiç olmazsa bu hatamı telafi etmeme izin ver, bir daha yaşamında
üzülmek yok, seni üzen hiç bir şeye izin vermek yok. Ben her zaman yanında
olmayacağım. Olsam bile yakışık almaz. O nedenle yıllar yıllar önce bana o
güzel kalbinde yer açan, bana elini uzatan
o kıza geçte olsa bir hediyem olarak kabul edeceksin. Ben sonra
bilgilenmen için sana bazı şeyler
yollayacağım. Ondan sonrasını beni adam
eden, o akıllı kız halleder.
- Ama....
-Tamam itiraz yok.dedi adam.
Eğildi Birsen’in yanağına bir öpücük kondurdu.
-Şimdi evine geç kalma, kendine
iyi bak benim eşsiz arkadaşım. Benim yüzümden üzülmeni istemem.
Birsen avucunu açtı, bir anahtar
gördü. Anlam veremedi. Semihin boynuna sarıldı, gözyaşlarını tutamıyordu.
Birkaç saatliğine de olsa geçmişte bir zarfa koyduğu Birsen yeniden çıkıp
gelmişti. Mutluydu, yalnız değildi. Arabadan indiler, iki eski dost tekrar vedalaştı. Birsen,
gökyüzüne baktı, az önce radyoda çalan müzikle yerinden çıkan yüreği
yıldızların arasında yanıp sönüyordu. Radyo tekrar aynı şarkıyı çalıyordu,
” Yukarı bakar bakmaz, gökyüzünü gördüm.
Ve dedim ki kendi kendime:
Allahım bu şey mükemmel, masmavi ....”*
Birsen gülümsedi. Önder’den korkmuyordu. Hiçbir şeyden korkmuyordu. Çünkü arkasında kocaman bir dağ vardı. Sevgili arkadaşı,
dostu Semih!
Her ikisi de gökyüzüne baktılar.
Yıldızlar parlıyordu. Semih,
-Bundan sonra yalnızlığını geceye
bırak, dedi. Semih arabasına binerek
uzaklaştı.
Semih radyonun sesini biraz daha
açtı, mutluydu. Dost dediği, yıllarca andığı ve zihninden bir an olsun
çıkaramadığı arkadaşı için bir şeyler yapmıştı. O akşam yemekte konuşmaları
sırasında Birsen hayalini Semih ile paylaşmasaydı, herkes arabasına binip evine
dönerken Birsen'in otobüs yada bir dolmuş beklemesi Semih’i çok üzmüştü.
Gençliğinde kanatlarıyla onu koruyan, ona dostluğu öğreten o meleğe bir şeyler
yapmalıydı. Birsen’in ailesi için
çırpınışlarını, güçlüklerini, her türlü sıkıntısını biliyordu. Semih yaşadığı şehre dönmeden bir arkadaşına
da uğrayacaktı. Geçte olsa arkadaşı
bekleyeceğini söylemişti. Yemekten sonra arkadaşına gitti. Konuşmaları arasında
arkadaşı çok sıkıştığı için Kızılay’da ki dükkanını elden çıkaracağını
söylemişti. Birden Birsen'in hayali aklına gelmişti. Arkadaşına o dükkanı alabileceğini söyledi. Arkadaşı da bu satışa memnun olacağını
belitti. O dükkanı Birsen için almıştı.
Bir anda iki insanın da hayatı
değişiyordu. Şimdi hayatın bir anlamı
olduğunun düşüncesiyle gülümsedi. Arabanın farlarının ışığında önündeki yol
gecenin karanlığında uzayıp gidiyordu. Tıpkı yaşamlar gibi.
Birsen şaşkın şaşkın ağır
adımlarla yokuşu çıktı evinin olduğu
sokağa döndü. Bu anahtar ne olabilir diye düşünüyordu ve o akşam Semihle konuştuklarını
hatırladı. Gel benimle demişti ve masadan kalkmıştı. Birsen itiraz etmeye
fırsat bulamamış Semih’i takip etmişti.
Gözlerden uzak bir köşe bulunca oturdular. İki eski dost yıllar sonra
yine baş başaydılar. Yıllarca aranmamak her ikisi için de
bahane olmamış, onu bir kenara bırakmışlar başlarından geçenleri, yaşadıklarını
birbirlerine anlatmaya başlamışlardı. Birsen eski dostunu yeniden bulmanın
sevinciyle, eski sır ortağına her şeyini
anlatmıştı. Önder’in hırçınlıklarını, tutkularını,
terkedişlerini, sapmalarını, yalnızlığını, mutsuzluklarını, beklentilerini,
kırılmalarını, tekrar toparlanmasını , güçlü olmak için yaptıklarını bir bir
Semih’e anlatmıştı. Anlattıkça içinde kurduğu yıkıntılar onarılıyor antik şehri
yaşam buluyordu. İlk defa o şehirde kendisinden başka birisi daha
dolaşıyordu. Semih’in yanında
mutlu oluyordu. Hatta yıllardır en büyük
hayali olan bir kitapçı dükkanına sahip
olma isteğinden bile bahsetmişti. Semih
de ona yaşamını anlattı. Neler yaptığını, nasıl yaşadığını, evliliğini, evliliğindeki
başarısızlığını ve iş yaşamındaki düşüş ve
yükselişlerini anlattı. İkisi de mutluluk içindeydiler. Şimdi, yılların olgunlaştırdığı iki eşsiz dost olmuşlardı . O akşam bundan sonra birbirlerini aramaya, bir daha hiç bir şeyin
bahane olmayacağına söz vererek masaya dönmüşlerdi.
Birsen oturdukları binanın kapısına yaklaşmıştı. Anahtarı avucunun
içinde sıkı sıkı tutuyordu. Kapıyı açtı, Binadan içeri girerken gökyüzüne baktı “Yalnızlığımı sana bıraktım
gece” diye fısıldadı. Gülümsedi,
anahtarın ne olduğunu anlamıştı.
Şeyda
GÖKOĞLU/ Eylül 2015
Şarkı :Edith Piaf - Tes Veux*

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder