23 Kasım 2015 Pazartesi



18.11.2015

Gökten kuyruğunda alevler saçarak inen ve yüreğimde kraterler açıp, tüm ezberimi bozana...

Tam da, hayatın ben taa! Dediğimde, tam da kendimi hiçleştirmiş, güneşi gereksiz detayları gösteren, geceyi ise ölüme yaklaştıran tam tam sesleri olarak düşleyip, yüceltmişken... Göğüs kafesimin içinde yağmalanmaktan ve yamalanmaktan dikiş tutmaz hale gelen o kırmızının fişini çekip, kutusuna koymuşken... Sen iflah olsan, hayat olmaz deyip, vahiy beklemeksizin mağarama saklanmışken...Bir an önce toprağa karışıp insan olarak beceremediğimi gübre olarak becermek için çıldırırken...”Ne gelen ağam, ne de giden paşam” demişken...Herkese, beni hiçleştirip ölüme biraz daha yaklaştırdıkları için teşekkürlerimi iletmişken...

Cesaretin ahmaklık, korkaklığın ise sorunsuzluk olduğuna kanaat getirmişken…Olanı beslememeye, olmazı oldurmamaya yemin etmişken... Azala azala yok olmaya yüz tutmuşken...

Geldin...

Kırmızımı kutusundan çıkardın, bin yıllık tozunu aldın ve ezberimi bozdun…Zırhım düştü, cesaret meziyet, korkaklık ise basiretsizlik oldu yeniden…Gündüz güneş, gece ise ayla yıkadım yüzümü, sonra kırmızımı ve gözlerimi yanına alıp gittin…Artık her ürperiş sensin…

Şimdi uzak bir dağ köyünde mis kokulu bir akasyaya can veriyorsun… Geceleri rüzgarı arkana katıp akasyadan havalanıyorsun, sonra pencereme konuyorsun, kanat seslerinle uyutuyorsun beni…

Ebru AKÇAY


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder