18.11.2015
Gökten kuyruğunda alevler saçarak
inen ve yüreğimde kraterler açıp, tüm ezberimi bozana...
Tam da, hayatın ben taa! Dediğimde,
tam da kendimi hiçleştirmiş, güneşi gereksiz detayları gösteren, geceyi ise
ölüme yaklaştıran tam tam sesleri olarak düşleyip, yüceltmişken... Göğüs
kafesimin içinde yağmalanmaktan ve yamalanmaktan dikiş tutmaz hale gelen o
kırmızının fişini çekip, kutusuna koymuşken... Sen iflah olsan, hayat olmaz
deyip, vahiy beklemeksizin mağarama saklanmışken...Bir an önce toprağa karışıp
insan olarak beceremediğimi gübre olarak becermek için çıldırırken...”Ne gelen
ağam, ne de giden paşam” demişken...Herkese, beni hiçleştirip ölüme biraz daha
yaklaştırdıkları için teşekkürlerimi iletmişken...
Cesaretin ahmaklık, korkaklığın
ise sorunsuzluk olduğuna kanaat getirmişken…Olanı beslememeye, olmazı
oldurmamaya yemin etmişken... Azala azala yok olmaya yüz tutmuşken...
Geldin...
Kırmızımı kutusundan çıkardın,
bin yıllık tozunu aldın ve ezberimi bozdun…Zırhım düştü, cesaret meziyet,
korkaklık ise basiretsizlik oldu yeniden…Gündüz güneş, gece ise ayla yıkadım
yüzümü, sonra kırmızımı ve gözlerimi yanına alıp gittin…Artık her ürperiş
sensin…
Şimdi uzak bir dağ köyünde mis
kokulu bir akasyaya can veriyorsun… Geceleri rüzgarı arkana katıp akasyadan
havalanıyorsun, sonra pencereme konuyorsun, kanat seslerinle uyutuyorsun beni…
Ebru AKÇAY
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder