BERRİN
Çember
çeviriyorum, sokağın bir ucundan öbür ucuna.
Kaldırım hızlıca geçiyor gözlerimden. Çemberime yetişemiyorum.
Korkuyorum bir taraftan ya düşerse çemberim! Oldum olası beceremem şu çember çevirmeyi. Nasıl olduysa bu gün başardım ve sanki bütün sınavları
geçmiş gibi eda içindeyim. Gerçekten de öyle
hissediyorum. Sokakta ki sınavı verdim çünkü. “Kızlar çember çeviremez”
derdi, erkek çocuklar. Gülerlerdi bize, çemberlerle sokakta görünce. Bu işi bir
Hediye başarmıştı, bir de Berrin. Hediye dünyaya yanlış gelmişti zaten. Erkek olarak doğmalıydı. Hediye’nin sesini yada dört sokak öteden ıslığını duyunca korkmayan çocuk yoktu. Erkek çocukların bütün oyunlarını bilir ve o oyunlara katılırdı. Sıkıyorsa oyunda Hediye’yi yen! Acısını çıkarırdı bir şekilde.
Sokağımızdaki tüm çocukların ele başı olmuştu Hediye. Saygımız sonsuz Hediye’ye.
Ben nasıl oldu da girdim çember
çevirenler arasına? Halâ şaşarım. Hediye’ye söyledim;
-Bana çember
çevirmeyi öğretebilir misin?
-Kolay ki! Çemberini gözünden ayırmayacaksın, o zaman
başarırsın.
Ne
mümkün başarmak. Gözümü çemberden ayırmadım, ayağım takıldı, düştüm. Olmuyor, olmuyor. Ne kadar uğraştıysam
olmuyor. Bu benim harcım değil, vazgeçmeliyim derken, Berrin;
-Gel ben sana
öğreteyim. Dedi. Nekadar sevinmiştim.
Ancak içimde biraz kaygı yok değildi. Her şeyin ustası Hediye varken, Berrin mi öğretecek bana! Berrin’i pek takan
olmazdı. Berrin de buna pek aldırmazdı. Hani oyun kurarsın sende gel yada
o olmazssa bu oyunu oynamayız denilen çocuklar vardır ya, Berrin
onlardan hiç biri değildi. Berin çocuk
değildi. Berrin ağlamazdı, küsmezdi, Berrin kavga etmezdi. Berrin’in oyun grubu yoktu. Berrin
takımların yedek oyuncusu
gibi eksik olduğunda oyunlara
alınır ve bunu da sorun etmezdi. Kendi
gruplarımızda anlaşmazlıklar olup,
gruptan ayrılan yalnız kalınca
Berrin ile oynardı. Sonra barış yaşandımı tekrar grubuna döner, Berrin yine yalnız kalırdı.
Berrin’in
annesi, kızı için kimsenin ne kapısına
geldi ne kimsenin çocuğunun kulağını çekti. Hemde Berrin’in annesi Fatma hanım teyze, yürüdümü camları
zıngırdatır, gölgesinde üç çocuk serinletebilirdi. Sessiz duruşu, kararlı
bakışları vardı Fatma hanım teyzenin. Okulumuzda görevliydi. Bütün çocuklar korkardı onun
heybetinden. Göz göze gelmeye korkardım.
Ne zaman onlara komşu
gezmesine gitsek, o korktuğum kadın
kaybolur, şefkatli, sığınılası sıcaklıkta
bir kadın oluverirdi, Fatma hanım teyze.
Ah bir de kocası vardı ki Fatma
hanım teyzenin, tezatlık cuk oturmuştu.
Nerden bulmuşlardı bunlar birbirlerini?
Belki de gençliğinde farklıydı Berrin’in babası, Fatma hanım teyzenin
kocası, Şakir bey amca! Bir kürdan misali zayıf ve esmer, küçük r harfi gibi olmuş bir beden, bastonu olmasa
nasıl hareket ederdi? Fatma hanım teyzenin yarı belinde, Berrin’in
omuzlarındaydı Şakir bey amca. Berrin çok korkardı babasından. Babası evde yok
iken oyun oynamaya çıkar, babası
gelmeden eve dönmeye gayret ederdi. Bazen
de o zamanı kaçırır, babası yanımızdan geçip gidince arkasından koşarak eve
dönerdi. Şakir bey amca, kimi gün
Berrin’i oynarken görmezden gelirken kimi gün bastonunu sallar, kapkara
gözlerini patlatarak, dik dik bakardı. Buna
rağmen, ne Berrin’in ağlama sesini ne de Şakir bey amcanın
bağırma sesini duyardık. Kendi disiplinlerini sessizlikleri ile kurmuşlardı.
Günde üç vakit görürdüm, kış aylarında Şakir
bey amcayı. Yazları ise dört vakit.
Öğle, ikindi, akşam, yaz gecesinde yatsı namazı vakitleri bastonunun
sesiye geçerdi penceremizin önünden. Biz çocuklar Şakir bey amca derken, bizden
büyükler Şakir Aga derlerdi. Kendileri yaş olarak bizden büyük olduğundan olsa gerek, onların
Şakir Aga demesi gerektiğini düşünürdüm.
Ancak yaşım büyüse de Şakir bey amca, bende hiç bir zaman Şakir Aga
olmadı. Bir sessizlikle geldi geçti bu hayattan Şakir Bey amca!
Berrin bu iki insanın meyvesiydi, tekne kazıntısıydı. Çocuk muydu,
büyük müydü, Berrin neydi? Berrin
günebakan çiçekleri gibi
sapsarıydı, mavi küçük düğme
gözleri vardı. Güldüğünde kaybolan
gözleri.
Berrin
sokakta yürümez adeta koşardı.
Koşarken kafasını sallardı.
Çocukluğun vermiş olduğu acımasızlıkla “sümüklü Berrin! Sidikli Berrin!” diye
kızdırmaya çalışırdık. Berrin, belki içinde, çocukluğunun girdaplarına sürüklenir ama tepki
dahi vermezdi. Berrin’in bir özelliği daha vardı ki bunu hiçbirimiz yapamazdık. Berrin’e “dilini
burnuna değdirsene” derdik. Berrin
dilini burnunun ucuna değdirirdi.
Hepimiz dilimizi çıkarır, Berrin gibi burnumuza
değdirmeye çalışırdık, ama ne
mümkün. Berrin bizim ona acımasızca
davranışlarımızı bu özelliği ile kamufle eder ve hatta biz yapamayınca üstün bir edayla
gülerdi. Burna dil değdirme oyunun tek hakimi O olurdu.
Berrin
evdeki görevlerinin dışında vakit kalırsa oyun oynayan çocuktu. Berrin
çocuk olmadan büyümüştü! Berrin çamaşır yıkar, bulaşık yıkar, evi süpürür,
temizlerdi. Yıkadığı çamaşırı bana
gösterir ve daha temiz olması
için nasıl çiteleneceğini anlatırdı. Bunları yaparken hiçbir zaman üzüntü
duyarak anlatmaz, başarısının sonuçları
olarak gösterirdi. Berrin, ilkokulu
bitirince okumadı, okutulmadı. Berrin’in pantolonları hep kısa olurdu ayak bilekleri ile dizleri arasında, tıpkı Berrin’in çocukluğu
gibi. Çocuk dünyasına yetişemeyen, yarım kalmış dünyası. Çocuk olmadan büyüdü
ve onaltısında evlendi.
Çemberi çevirirken bacaklarımı iyi açmamı,
hızlı koşmamı söylemişti. Unutmadım. Eğer
başarmam gereken bir iş varsa, Berrin
aklıma gelir ve başarmaya çalışırım.
Çember çevirmeyi öğrettiği gibi yaşamda
yeri gelince Berrin olmayı da öğretmişti bana. Her çocuğun geleceğe bir seslenişi, gelecekte bir hayali vardır.
Berrin’in hayallerini bilemedim ama
Berrin’in seslenişi halâ içimdedir;
“ Çocuk bir dağdır,
Bulutları
gözlerinin içinde.
Geleceğini örer oyunları
içinde,
Bozmayın oyunlarını...
Geleceği var içinde.”
Bende
ki Berrin halâ çocuk. Berrin gibi
çember çeviren, dünyamızın gökkuşağı renkleri olan tüm cocuklara... Şeyda
GÖKOĞLU/Temmuz-2015

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder