29 Temmuz 2015 Çarşamba

BERRİN


BERRİN
            Çember çeviriyorum, sokağın bir ucundan öbür ucuna.  Kaldırım hızlıca geçiyor gözlerimden. Çemberime yetişemiyorum. Korkuyorum bir taraftan ya düşerse çemberim! Oldum olası beceremem  şu çember çevirmeyi. Nasıl olduysa  bu gün başardım ve sanki bütün sınavları geçmiş gibi eda içindeyim. Gerçekten de öyle  hissediyorum. Sokakta ki sınavı verdim çünkü. “Kızlar çember çeviremez” derdi, erkek çocuklar. Gülerlerdi bize, çemberlerle sokakta görünce. Bu işi bir Hediye başarmıştı, bir de Berrin. Hediye dünyaya yanlış gelmişti  zaten. Erkek olarak  doğmalıydı. Hediye’nin sesini  yada dört sokak öteden  ıslığını duyunca korkmayan çocuk  yoktu. Erkek çocukların  bütün oyunlarını bilir ve  o oyunlara katılırdı. Sıkıyorsa oyunda  Hediye’yi yen! Acısını çıkarırdı bir şekilde. Sokağımızdaki tüm çocukların ele başı olmuştu Hediye. Saygımız  sonsuz Hediye’ye.
            Ben nasıl oldu da girdim çember çevirenler arasına? Halâ şaşarım. Hediye’ye söyledim;
-Bana çember çevirmeyi öğretebilir misin?
-Kolay ki!  Çemberini gözünden ayırmayacaksın, o zaman başarırsın.
Ne mümkün başarmak. Gözümü çemberden ayırmadım, ayağım takıldı,  düştüm. Olmuyor, olmuyor. Ne kadar uğraştıysam olmuyor. Bu benim harcım değil, vazgeçmeliyim derken, Berrin;
-Gel ben sana  öğreteyim.  Dedi. Nekadar sevinmiştim. Ancak içimde biraz kaygı yok değildi. Her şeyin ustası Hediye varken,  Berrin mi öğretecek bana! Berrin’i pek takan olmazdı. Berrin de  buna pek  aldırmazdı. Hani oyun kurarsın sende  gel yada  o olmazssa bu oyunu oynamayız denilen çocuklar vardır ya, Berrin onlardan hiç biri değildi. Berin çocuk  değildi. Berrin ağlamazdı, küsmezdi, Berrin kavga etmezdi.  Berrin’in oyun grubu yoktu.  Berrin  takımların yedek oyuncusu  gibi  eksik olduğunda oyunlara alınır ve  bunu da sorun etmezdi. Kendi gruplarımızda anlaşmazlıklar olup,  gruptan  ayrılan yalnız kalınca Berrin ile oynardı. Sonra barış yaşandımı tekrar grubuna  döner, Berrin yine yalnız kalırdı.
 Berrin’in annesi,  kızı için kimsenin  ne kapısına  geldi  ne  kimsenin çocuğunun kulağını çekti.  Hemde Berrin’in  annesi Fatma hanım teyze, yürüdümü camları zıngırdatır, gölgesinde üç çocuk serinletebilirdi. Sessiz duruşu, kararlı bakışları vardı Fatma hanım teyzenin. Okulumuzda  görevliydi. Bütün çocuklar korkardı onun heybetinden. Göz göze gelmeye korkardım.  Ne zaman  onlara komşu gezmesine  gitsek, o korktuğum kadın kaybolur, şefkatli, sığınılası sıcaklıkta  bir kadın oluverirdi, Fatma hanım teyze.  Ah bir de kocası  vardı ki Fatma hanım teyzenin,  tezatlık cuk oturmuştu. Nerden  bulmuşlardı bunlar  birbirlerini?  Belki de gençliğinde farklıydı Berrin’in babası, Fatma hanım teyzenin kocası, Şakir bey amca! Bir kürdan misali zayıf ve esmer, küçük r  harfi gibi olmuş bir beden, bastonu olmasa nasıl hareket ederdi? Fatma hanım teyzenin yarı belinde, Berrin’in omuzlarındaydı Şakir bey amca. Berrin çok korkardı babasından. Babası evde yok iken oyun oynamaya çıkar,  babası gelmeden eve dönmeye gayret ederdi.  Bazen de o zamanı kaçırır, babası yanımızdan geçip gidince arkasından koşarak eve dönerdi.  Şakir bey amca, kimi gün Berrin’i oynarken görmezden gelirken kimi gün bastonunu sallar, kapkara gözlerini patlatarak, dik dik bakardı. Buna  rağmen, ne Berrin’in ağlama sesini ne de Şakir  bey amcanın  bağırma sesini duyardık. Kendi disiplinlerini sessizlikleri ile  kurmuşlardı.
Günde üç vakit görürdüm, kış aylarında Şakir bey amcayı. Yazları ise dört vakit.  Öğle, ikindi, akşam, yaz gecesinde yatsı namazı vakitleri bastonunun sesiye geçerdi penceremizin önünden. Biz çocuklar Şakir bey amca derken, bizden büyükler Şakir Aga derlerdi.   Kendileri yaş olarak  bizden büyük olduğundan olsa gerek, onların Şakir Aga demesi  gerektiğini  düşünürdüm.  Ancak yaşım büyüse de Şakir bey amca, bende hiç bir zaman Şakir Aga olmadı. Bir sessizlikle geldi geçti bu hayattan Şakir Bey amca!
Berrin bu iki insanın  meyvesiydi, tekne kazıntısıydı. Çocuk muydu, büyük müydü, Berrin neydi? Berrin  günebakan çiçekleri gibi  sapsarıydı,  mavi küçük düğme gözleri vardı.  Güldüğünde kaybolan gözleri.
 Berrin sokakta yürümez adeta koşardı.  Koşarken  kafasını sallardı. Çocukluğun vermiş olduğu acımasızlıkla “sümüklü Berrin! Sidikli Berrin!” diye kızdırmaya çalışırdık. Berrin, belki içinde, çocukluğunun girdaplarına  sürüklenir ama  tepki  dahi vermezdi. Berrin’in bir özelliği daha vardı ki bunu  hiçbirimiz yapamazdık. Berrin’e “dilini burnuna değdirsene” derdik. Berrin  dilini burnunun ucuna  değdirirdi. Hepimiz  dilimizi çıkarır, Berrin gibi  burnumuza  değdirmeye  çalışırdık, ama ne mümkün. Berrin  bizim ona acımasızca davranışlarımızı bu özelliği ile kamufle eder ve hatta  biz yapamayınca üstün bir edayla gülerdi.  Burna  dil değdirme oyunun tek hakimi O olurdu.
 Berrin  evdeki görevlerinin dışında vakit kalırsa oyun oynayan çocuktu. Berrin çocuk olmadan büyümüştü! Berrin çamaşır yıkar, bulaşık yıkar, evi süpürür, temizlerdi. Yıkadığı çamaşırı bana  gösterir ve  daha temiz olması için nasıl çiteleneceğini anlatırdı. Bunları yaparken hiçbir zaman üzüntü duyarak anlatmaz,  başarısının sonuçları olarak  gösterirdi. Berrin, ilkokulu bitirince okumadı, okutulmadı. Berrin’in pantolonları  hep kısa olurdu ayak bilekleri ile  dizleri arasında, tıpkı Berrin’in çocukluğu gibi. Çocuk dünyasına yetişemeyen, yarım kalmış dünyası. Çocuk olmadan büyüdü ve onaltısında evlendi.
Çemberi çevirirken bacaklarımı iyi açmamı, hızlı koşmamı söylemişti. Unutmadım.   Eğer başarmam gereken bir iş varsa,  Berrin aklıma gelir ve  başarmaya çalışırım. Çember çevirmeyi öğrettiği gibi yaşamda  yeri gelince Berrin olmayı da öğretmişti bana. Her çocuğun geleceğe  bir seslenişi, gelecekte bir hayali vardır. Berrin’in hayallerini bilemedim ama  Berrin’in seslenişi halâ içimdedir;
“ Çocuk bir dağdır,
   Bulutları gözlerinin içinde.
                Geleceğini örer oyunları içinde,
                Bozmayın oyunlarını...
                Geleceği var içinde.”

Bende ki Berrin halâ çocuk.  Berrin gibi çember  çeviren,  dünyamızın gökkuşağı renkleri olan  tüm cocuklara...                                                           Şeyda GÖKOĞLU/Temmuz-2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder