Edebiyat Ankara
20 Aralık 2016 Salı
Evlilik
Çiftiz ya biz, çift sayılardan oluşmamız lazım.
İki, iki dört... Dört, dört sekiz.
Topla ikiyüzkırksekiz,
Böl dördün katlarına,
Aritmetik olarak dört dörtlük halimiz.
Bizi bir arada toplamak lazım.
Nedense onu tek sayıyla
Beni sıfırla çarpmışlar.
Olsun!
Aritmetik olarak dört dörtlüküz biz.
Şeyda Gökoğlu/Aralık 2016/Ankara
8 Kasım 2016 Salı
08/11/2016
İçimdeki faili meçhul olmayan
öfkenin muhatabı sizsiniz;Muktedire ipotek verilmiş vicdanlarınız. Güvenlik
şeridinin arkasından güven içinde seyrediyorsunuz; ötekilerin çocuklarının,
kadınlarının, dal gibi kızlarının ve oğlanlarının, yarınlarının, özlemlerinin, düşüncelerinin,
inançlarının veya inançsızlıklarının arenalarda aslanlara nasıl da parça parça
ettirildiğini. Sonra şükrediyorsunuz doğduğunuz coğrafyaya, …,
Ebru Akçay
8 Haziran 2016 Çarşamba
ARAF
Bir olmamışlık
Sinmiş her yere
Olan düşüyor
Daldan
Gözden
Hiç kimse
Göze alamıyor olmayı
O yüzden
Olur olmaz arası
–araf-
Çok kalabalık
Bir daldan
Aynı elma
Kaç defa düşebilir,
Kaç defa
Koca duta tırmanır
Yerdeki dut
Ya güneşin öptüğü
Portakala ne demeli
İnat etme,
Düştüğün yerde kal
Dedim ya
Araf çok kalabalık
Ebru AKÇAY
9 Aralık 2015 Çarşamba
MİRAS
MİRAS
Onyedi
gün olmuş, kimse kapısını çalmamıştı. Yerinden doğruldu, duvarda asılı olan “Saatli Maarif” takviminin
olduğu yere geldi. Boynunda asılı duran
gözlüklerini taktı, takvim sayfası 19 Ocak’ı gösteriyordu. Düşündü, “
Çocuklar gideli on yedi gün oldu. Ne zor şey yalnızlık! Herkes bir yuva kurdu,
eski yuvaları örümcek bağladı. Hayat işte!”
Tekrar
pencere kenarındaki koltuğuna yöneldi, tam oturacaktı ki kocası öldüğünde henüz
bir yavru olan kedisi “Minnoş” ayaklarının yanından hızlıca geçti ve pencereye
zıpladı.
-Düşüreceksin
beni, haylaz Minnoş.
Minnoş
başını yaşlı kadına çevirerek,
-Miyaaavvv,
dedi.
-Sende
olmasan ne olurdu bilmem? Onbeş yıldır bana arkadaş oldun. Hangimiz önce
gidecek bakalım, dedi gülerek. Kocası ona “Ben bir gün ölürsem sana can yoldaşı
olsun.” Demişti. Kocasından ona kalan mirastı Minnoş.
O
sırada telefon çaldı. Yaşlı kadın oturduğu yerden telefona uzandı,
-Alo!
-Müzeyyen
teyze iyi günler, ben Özcan.
-Özcan?
-Meryem
komşunun oğlu Özcan, teyzecim.
-Aaaa.
Tamam, tamam. Tanıdım. Nasılsın evladım?
-
İyiyim Müzeyyen teyze, sizler nasılsınız?
-Şükür
Allah’a şimdilik kendi kendime idare ediyorum. Annen nasıl evladım?
-Annem
de iyi, selamı var. Der ki; Müzeyyen teyzen eğer gelmek isterse onu alıp getir.
Dünya gözüyle eski komşumu bir göreyim.
-Bilmem
ki! Bende özledim komşumu.
-O
zaman siz hazırlanın ben sizi akşam iş dönüşünde uğrayıp alayım.
-İyi
olurdu evladım ama rahmetli amcan öldüğünde ondan kalan bir miras var. Ben onu bırakamam.
-Ne
mirası?
-Kedim
Minnoş.
-Yaaa,
Müzeyyen teyze sorun değil onuda
götürürüz.
-Ah
bak buna çok sevindim, hemen hazırlanırım o zaman.
-Tamam,
ben saat altı gibi gelirim. Görüşmek üzere.
-Tamam
oğlum bekleyeceğim.
Özcan
dakik bir şekilde saat altıda gelmiş, Müzeyyen teyzeyi ve Minnoş’u almış, eski komşusu, sevgili annesi
Meryem’in evine bırakmıştı. Bedenleri yaşlansa da yürekleri halâ genç olan bu
iki dost hasretle sarıldılar. Her sarılışlarında gelinlik halleri, ilk
komşulukları, ilk dünyaya getirdikleri çocukları gözlerinden, yüreklerinden
birbirine akıp geçti. Komşu değil, arkadaş değil, kardeş gibiydiler. Yeter ki onları
bir araya getirecek birileri olsun.
-Ne
iyi ettin gelmekle Müzeyyen. Seni çok özledim. Şunun şurasında kaç günlük
ömrümüz kaldı.
-Ben
de seni özledim, bütün eski dostları özledim Meryem. Şimdi kapımızı açan yok.
-Nerede
eski sokaklar, nerede eski komşuluklar, hepsi yabancı oldu.
-Evlerimiz
yan yanaydı, ne merdiven çıkardık ne de kapı zili çalardık.
-Evet,
pencereye iki tık tık, komşu huuu evdemisin? Perde aralarınır, hemen arkasından
kapı açılır, bir nefeslikte olsa halimizi hatrımızı sorardık.
-Ay
ne güzel günlerdi onlar. Keşke yine o günler geri gelse.
-İkindiden
sonra yaz akşamlarında kapı önündeki sohbetlerimiz, akşam yemeğinden sonra
geceye bağlanırdı. Çocuğunu, sekisini alan yan yana dizilirdi. Ne zaman ki
adamlarımız yatsı namazından döner bizler de evlerimize dağılırdık. Bazen
namazdan sonra kahveye giderlerse keyfimize deyecek olmazdı. Değil mi?
-Olmaz
mı Meryem. Çocuklar oyunlarını oynar, bizler sohbetlerimizi yapardık. Çocuklar
şimdi kocaman oldu. Onların çocukları oldu, sokaklarda oynayamayan çocukları!
-Onların
sokaklarını, anneleri babaları şimdi eve
getiriyor. Bir masaya oturuveriyorlar bilgisayar mı, bilgisaray mı her ne
zıkkımsa ondan başlarını kaldırmıyorlar. “Gel oğlum seni bi öpeyim” desem “offf
babanne ya işim var, az önce öptün ya”,der. Zamane çocukları.
-
Benimkiler de öyle Meryem. Bak, bak! Ayağındaki
patiklerin ne güzel olmuş. Ne zaman ördün bu patiği?
Patikler,
yalnızlıklarının ürünü patikler. Ellerinde beş şişleri bir sıra gençlik
anılarını, bir sıra aşklarını, bir iki sıra çocuklarını derken birbirinden
güzel örnekleri ömürler gibi dokuyuverirler
patiklerine. O güzel patikleri en
sevdiklerine hediye ederler, başarabildikleri bir yaşamın mirasıdır patikleri, birbiri ardı sıra atılan ilmekler ve
renkleriyle bir ömürdür. Kaybettikleri eşleri siyah patiklerin üzerindeki
kırmızı karanfilleridir. Çantalarının,
çekmecelerinin bir köşesinde özenle saklarlar, her güne giymezler o patikleri.
Kendilerine ait duyguları gibi açı vermezler ulu orta, onlara aittir kırmızı
karanfilleri.
Müzeyyen
hanımın kedisi Minnoş, yeni evi hiç yadırgamamış, sağı solu dolaştıktan sonra
kendine bir yer bulup kıvrılmış
uyuyordu. İki kadının konuşmasını dinlercesine kulaklarını oynattı, yattığı
yerden mırıldandı. Rahmetli sahibi ona emanet etmişti Müzeyyen hanımı, onu
yalnız bırakmayacaktı. Şimdi görevi Meryem komşuya bıraktığı için rahatça
uyuyabilirdi.
Gecenin
ilerleyen saatlerine kadar iki yaşlı kadın geçmişi yâd ettiler. Aynı sokağı
paylaştıkları komşularını andılar. Beraber oturdukları geceleri ve bir ömür geçirdikleri, gönül ister ki beraber
bir ömür yaşamak istedikleri rahmetli eşlerini
konuştular. Bir zamanlar haberdar oldukları şimdi hiç bir haber alamadıkları
arkadaşlarını düşündüler. Kim bilir hangi huzur evindeydiler veya
yaşamıyorlardı. Onlar için gözlerinden bir kaç damla yaş akıtıp rahmet
dilediler. Hayat gailesi ile yanlarından
uzaklaşan çocuklarını, arada bir gördükleri torunlarını anlattılar. İki eski
dostun gönülleri, geçmişte bıraktıkları dostlukların, sevgilerin, özlemlerin
yüküyle yorulmuştu. Sabah olmak üzereydi.
- Bildiğimiz, tanıdığımız
ama haber alamadığımız nice dostumuz, akrabamız bu sabahı göremeyecek belkide
Müzeyyen. Kimselere muhtaç olmadan tamamlasak şu ömür denilen çileyi.
-Çile deme Meryem,
zorluklarımız, üzüntülerimiz oldu ama
bizim sevgilerimizin çiçek gibi
açtığı çocuklarımız ve onların da çocukları var. Sabahı görmeyi onlar için
istemeliyiz. Yeterki sağlığımız yerinde olsun. Elbet bir gün bu hayat bitecek.
-Sana bir şey söyliyim
mi? Bitecekse uyurken bitsin!
-Yok Meryem bitmesin,
bitmesin.
Uykuları geldiğinde
birbirlerine “Allah rahatlık versin” dileyerek yataklarına geçtiler. Uzunca
yıldan sonra iki eski dost çok mutlu olmuşlardı. Geçmiş bir gecede canlanmış,
eski mutlu sevgi dolu günlerinin tazeliği, gençliği yüzlerine vurmuş mışıl
mışıl uyuyorlardı. Minnoş, kendisine emanet edilen sahibinin ayak ucunda her
zaman ki gibi uyukuya dalmıştı.
Özcan,
akşam yemeğine davet etmek için öğleden sonra annesine telefon etti. Uzun uzun
çaldırdı. Telefonu açan yoktu. “Belki dolaşmaya çıkmışlardır” diye düşündü. Bir
saat sonra tekrar aradı, yine cevap alamadı. “Dönmemişler heralde” dedi. İçinde
az da olsa endişe ile tekrar aradı, üç, döt, beş derken telefon açıldı,
-Anne!
Karşı taraftan ses gelmiyordu.
-Alooo!
Anne! Anne!
-Miyaaaavvv...
Özcan
telefonu kapadığı gibi uçarcasına annesinin evine gitti. Kapının zilini
çaldı, biraz sonra kedi, kapının arkasında
miyavlıyordu. Cebinden telaşla annesinin anahtarlarını çıkardı. Kapıyı açtı,
-Anne,
anne! Bağırarak içeri koştu, sonra
odalara baktı. İki kadın yatak odasında birbirlerine sarılmış, yüzlerinde
mutluluk öylece yatıyorlardı.
Özcan,
buz gibi bir tene dokunacakmış gibi aklında bir sürü kötü düşünce ve gözlerinde
düşmek üzere hazırda bekleyen iki damla yaş ile annesini dürttü. Sevgili annesi
bir gecede onun hayatından uçup gitmişti. Üstelik çok sevgili arkadaşı
Müzeyyeni de yanında götürerek. Aklının sınırları almıyordu. Aynı anda iki eski
dost nasıl olurdu?
Meryem
komşu bir gözünü araladı, Özcanı görünce
-Özcaaaaan!
Hayırdır evladım? Ne arıyorsun bu saatte burada?
O
sırada Müzeyyen hanım da uyanmıştı. Şaşırarak yerinde doğruldu, boş gözlerle neler
oluyor dercesine bakındı, anlamaya çalıştı.
-Anne
ya kaç kez telefon ettim açmadınız ve bu Miras açtı telefonu, aklım
kaçıracaktım.
-Ayy
oğlum. Biz dün gece uzun uzun konuştuk ve geç yattık. Kusara bakma duymamışız.
Odadaki
gürültü patırtıya Minnoşta koşarak gelmiş, yatağa zıplamış, etraflarında
miyavlayarak dolanıyordu.
Yüreği
ağzında eve gelen Özcan rahatlamıştı. Minnoş’un başını okşadı, hala açık olan
tefon ahizesinden sesler geliyordu. Telefonun ahizesini yerine koydu. “İyi ki
şu eski telefonu atmamışız” diye düşündü. Kapıdan çıkarken aklına yemek geldi. Telaştan
neredeyse unutacaktı. Geri döndü ve kapıdan,
-Kızlar
akşama hazır olun sizi bize götüreceğim. Miras’ı da hazırlayın, en güzel yemeği
o hak etti.
İki eski dost ve
aralarında Minnoş, Özcan’ın arkasından gülümsediler. Uykudan güçlü bir sevgiyle
uyandırıldıkları, onları her zaman merak eden çocukları olduğu için
mutluydular. O gün beraber yaşamaya karar verdiler.
Minnoş
henüz sıcak yatağa kıvrılarak derin bir uykuya daldı. Kendisinden başka bu güzel yaşlı kadınları arayacak birilerinin
verdiği huzurla mırlayarak uyuyordu. Diğer adıyla “Miras”.
Şeyda GÖKOĞLU/
Aralık 2015-ANKARA
23 Kasım 2015 Pazartesi
09.09.2015
Her gün,
Bir önceki günün bıraktığı
Acının tortusu eklenerek
Evriliyor yarına.
Barış,
Nefretin kanatlarını kırdığı
Bir güvercin artık.
Analar boş beşiklere bakıp,
Kartal parçalıyorlar düşlerinde
Ve yavrularının yarınlarını
Donduruyorlar derin
dondurucularda
Gözü dönmüş faşistlerin
ağızlarında
Küfre dönüşmüş insan vicdanı
Ve ben
Utanıyorum sana uyuya mı kaldın
demeye
18.11.2015
Gökten kuyruğunda alevler saçarak
inen ve yüreğimde kraterler açıp, tüm ezberimi bozana...
Tam da, hayatın ben taa! Dediğimde,
tam da kendimi hiçleştirmiş, güneşi gereksiz detayları gösteren, geceyi ise
ölüme yaklaştıran tam tam sesleri olarak düşleyip, yüceltmişken... Göğüs
kafesimin içinde yağmalanmaktan ve yamalanmaktan dikiş tutmaz hale gelen o
kırmızının fişini çekip, kutusuna koymuşken... Sen iflah olsan, hayat olmaz
deyip, vahiy beklemeksizin mağarama saklanmışken...Bir an önce toprağa karışıp
insan olarak beceremediğimi gübre olarak becermek için çıldırırken...”Ne gelen
ağam, ne de giden paşam” demişken...Herkese, beni hiçleştirip ölüme biraz daha
yaklaştırdıkları için teşekkürlerimi iletmişken...
Cesaretin ahmaklık, korkaklığın
ise sorunsuzluk olduğuna kanaat getirmişken…Olanı beslememeye, olmazı
oldurmamaya yemin etmişken... Azala azala yok olmaya yüz tutmuşken...
Geldin...
Kırmızımı kutusundan çıkardın,
bin yıllık tozunu aldın ve ezberimi bozdun…Zırhım düştü, cesaret meziyet,
korkaklık ise basiretsizlik oldu yeniden…Gündüz güneş, gece ise ayla yıkadım
yüzümü, sonra kırmızımı ve gözlerimi yanına alıp gittin…Artık her ürperiş
sensin…
Şimdi uzak bir dağ köyünde mis
kokulu bir akasyaya can veriyorsun… Geceleri rüzgarı arkana katıp akasyadan
havalanıyorsun, sonra pencereme konuyorsun, kanat seslerinle uyutuyorsun beni…
Ebru AKÇAY
12/05/2015
Kim kırık bir bardaktan hüzün
içmek ister ki…
Kırkıncı günde;
Çamur yoğruldu adem oldu,
Venedik limanına çıktı denizci,
Kuşları maviye bulanmış gördü
çocuk,
Kırk kaşık su, kırk kaşık buğday
Kırk tane taşla yıkandı
Ve mezarı kapandı lohusanın,
Düğün dernek bitti
Haz doğurdu aşık,
Ruhu özgürleşti ölünün,
Güneş batarken Laleş’te
Kış orucu son buldu Ezidi’nin
Kaç gün, kaç gece?
Gün kırığı çıkardım döşümden,
Yoğurarak pişirdim acımı
Bende kaldı kanatların,
Yüzüme mavi bir dövün oldu
Bulaşıcıydı aşk
Venedik limanında kaç güneş batı,
Saymadım
Zamanı yitirdim, zamansız
Bitmedi karantina günlerim
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
