30 Mayıs 2015 Cumartesi




                                                 BENCE BİR

      Günlerdir bir yere çıkmıyorum, kendimi eve  kapadım, yaşamı  sorguluyorum. Duvarlar  kağıdım,  gölgeler kalemim oldu.“Şimdi buradayım. Varoldum, yaşıyorum. Uzayda bir yer kaplıyorum. Bana ait  bir zaman var, şu tarihte doğdu- şu tarihte öldü.“İnsanın özü varoluşundadır” dedi Heidegger. Dünyanın içindeyim işte! Birlikteyim, üretiyorum, eskitiyorum, yeniliyorum. Dünya benim, ben  dünyayım. Özüm, dünya. Bir yerlerde aramaya  gerek yok. Nereden gelip nereye  gittiğimin de önemi yok. Gölgeler onayladı. Duvar, köşelerinden, çizgilerinden sıyrıldı "Sen insansın!" dedi.  “ Hangi insanım?” dedim. Gölgeler satırlara sütunlara  ayrıldı. Her satırda  bir insan, her sütunda bir yaşam vardı. 
           Ayrılmak, ayrıcalıklı olmak! Yaşam, istemesek de bize   ayrıcalıklar  sunuyor. Herkes  ayrıcalıklı. Canlılar  sistematik sınıflandırmaya sokulmuş!  Âlem, şube, sınıf, takım, aile, cins, türlere vb.  ayrılmış. Ayrıcalıksız yaşanmıyor!  Oysa, hepsi   dünya, hepsi bize ait, biz varsak,  dünya  var.  Bize  ait olanların, bize sunduklarından  yararlanarak özümüzü belirliyoruz. 
            Bir anda düşüncelerimden  sıyrıldım. Pencereden gelen ışık, çiçeklerin ebruli yapraklarına  dokundu. Bir titreşim yaptı gözbebeklerime. Tüm evreni sardı, benimle  birlekte. İmgeler aydınlandı.  Odamın içi daha parlak ve  gölgeler yok olmuştu. Yalın bir varoluş dile  geldi. “Varoluş insanın sıyrılamadığı bir doluluktur” dedi  Sartre. Gözlerimi kapadım. Işık hala içimde, başka başka nesneler uçuştu beynimin en  ücra köşelerine. Sınırsızlık içinde savruluyorlardı. Hepimiz  bir varoluşun içinde.
           Doğruldum. Sandalye,  ağırlığımdan kurtulmanın dayanılmaz hafifliğiyle salındı, bir iki titredi ve durgunluğuna  gömüldü. Pencereden gelen ışık  odamın her köşesine nüfuz ettiği gibi beni de kendine çekiyordu.  Mekan  kavramını  yitirmiş, ben ışığın ardı sıra ayaklarımın yerçekimsiz haliyle deviniyordum.  Işık geri çekildi, ben ilerledim. O geri çekildikçe  ben ilerledim, telepatik bağ oluştu aramızda. Onun ki geri çekiliş, benim ki ise ilerleyiş değildi.  Bende  geri çekiliyordum. Ona doğru ilerlemem  bir geri çekilişti.  Atomun parçacıkları  gibi birbirimize bağlıydık. Beraber hareket ediyorduk. Pencereden süzüldük,   o ağaçların yapraklarından süzülüp geçerken bense anılarımdan sıyrılıyordum. Ağaçlar  uzaklaşıp kaybolurken, benimle yaşayaşayan nesnelerde  benden uzaklaşıyordu. O kuşların kanatları arasından süzüldü, ben çocukluğumdan süzüldüm.  Babamla uçurduğumuz uçurtmaların arasından geçtim. O bulutların pamuksu görüntüsünde kaybolurken, ben annemin kucağından sıyrıldım. O yağmur damlalarının arasında  süzlürken, ben onun yaydığı gökkuşağının altında gençliğimden sıyrıldım.  
           Ayrıcalıkları arkamızda bıraktık. Işık ve  ben   ayrı bir  varlık olmuştuk.  Şekiller, çizgiler  ve onların oluşturduğu nesneler   ışığın girdabında  kayboluyordu. Birlikteliklerimiz  son buluyordu. Kaybolmayan  tek şey içimdeki doluluktu.  Özümden kaybolan bir şey  yoktu. Işık  bendim, ben ışıktım. Yapabildiğim  herşey  bendim. “ Bence bir” dedi Camus gülümseyerek.

                                                                                                                                Şeyda Gökoğlu/ Mayıs 20015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder