BENCE
BİR
Günlerdir bir yere çıkmıyorum,
kendimi eve kapadım, yaşamı sorguluyorum. Duvarlar kağıdım,
gölgeler kalemim oldu.“Şimdi buradayım. Varoldum, yaşıyorum. Uzayda bir
yer kaplıyorum. Bana ait bir zaman var,
şu tarihte doğdu- şu tarihte öldü.“İnsanın özü varoluşundadır” dedi Heidegger. Dünyanın içindeyim işte!
Birlikteyim, üretiyorum, eskitiyorum, yeniliyorum. Dünya benim, ben dünyayım. Özüm, dünya. Bir yerlerde
aramaya gerek yok. Nereden gelip
nereye gittiğimin de önemi yok. Gölgeler
onayladı. Duvar, köşelerinden, çizgilerinden sıyrıldı "Sen insansın!" dedi. “ Hangi insanım?” dedim. Gölgeler satırlara sütunlara ayrıldı. Her satırda bir insan, her sütunda bir yaşam vardı.
Ayrılmak, ayrıcalıklı olmak! Yaşam,
istemesek de bize ayrıcalıklar sunuyor.
Herkes ayrıcalıklı. Canlılar sistematik sınıflandırmaya sokulmuş! Âlem, şube, sınıf, takım, aile, cins, türlere
vb. ayrılmış. Ayrıcalıksız yaşanmıyor! Oysa, hepsi
dünya, hepsi bize ait, biz varsak,
dünya var. Bize
ait olanların, bize sunduklarından yararlanarak özümüzü belirliyoruz.
Bir anda düşüncelerimden sıyrıldım. Pencereden
gelen ışık, çiçeklerin ebruli yapraklarına
dokundu. Bir titreşim yaptı gözbebeklerime. Tüm evreni sardı, benimle birlekte. İmgeler aydınlandı. Odamın içi daha parlak ve gölgeler yok olmuştu. Yalın bir varoluş
dile geldi. “Varoluş insanın
sıyrılamadığı bir doluluktur” dedi
Sartre. Gözlerimi kapadım. Işık hala içimde, başka başka nesneler uçuştu
beynimin en ücra köşelerine. Sınırsızlık
içinde savruluyorlardı. Hepimiz bir
varoluşun içinde.
Doğruldum. Sandalye, ağırlığımdan kurtulmanın dayanılmaz
hafifliğiyle salındı, bir iki titredi ve durgunluğuna gömüldü. Pencereden gelen ışık odamın her köşesine nüfuz ettiği gibi beni de
kendine çekiyordu. Mekan kavramını
yitirmiş, ben ışığın ardı sıra ayaklarımın yerçekimsiz haliyle
deviniyordum. Işık geri çekildi, ben
ilerledim. O geri çekildikçe ben
ilerledim, telepatik bağ oluştu aramızda. Onun ki geri çekiliş, benim ki ise ilerleyiş
değildi. Bende geri çekiliyordum. Ona doğru ilerlemem bir geri çekilişti. Atomun parçacıkları gibi birbirimize bağlıydık. Beraber hareket
ediyorduk. Pencereden süzüldük, o
ağaçların yapraklarından süzülüp geçerken bense anılarımdan sıyrılıyordum.
Ağaçlar uzaklaşıp kaybolurken, benimle
yaşayaşayan nesnelerde benden
uzaklaşıyordu. O kuşların kanatları arasından süzüldü, ben çocukluğumdan
süzüldüm. Babamla uçurduğumuz
uçurtmaların arasından geçtim. O bulutların pamuksu görüntüsünde kaybolurken,
ben annemin kucağından sıyrıldım. O yağmur damlalarının arasında süzlürken, ben onun yaydığı gökkuşağının
altında gençliğimden sıyrıldım.
Ayrıcalıkları arkamızda bıraktık.
Işık ve ben ayrı bir
varlık olmuştuk. Şekiller,
çizgiler ve onların oluşturduğu
nesneler ışığın girdabında kayboluyordu. Birlikteliklerimiz son buluyordu. Kaybolmayan tek şey içimdeki doluluktu. Özümden kaybolan bir şey yoktu. Işık
bendim, ben ışıktım. Yapabildiğim
herşey bendim. “ Bence bir” dedi
Camus gülümseyerek.
Şeyda
Gökoğlu/ Mayıs 20015

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder