30 Mayıs 2015 Cumartesi


                                                               HAYAT İZİN VERMİYOR

                “Günaydın,” dedim yüzümde ve içimdeki  mutlulukla. Sabahın ilk ışıklarıydı. Doğa henüz kirlenmemiş, renkler özlerini yansıtıyor, kuşlar yeni günün şarkılarıyla uçuşuyorlardı. “Miyavvvv” dedi  kedim.  Sanada  günaydın  anlamına  geliyordu  bu, ikimizden  başka  evde  uyanan  yoktu. Balkona çıktık.  O gerindi, ön patilerine  asılarak  sırtını  yukarı kaldırdı bedenini esnetti ve  tekrar  toparlanarak  balkonun demirlerine  zıpladı. Bense derin bir  nefes alarak  yüzümü  güneşe  çevirdim, gözlerimi  yumdum. Bütün  evrenin enerjisinin içime  dolduğunu hissetim. “Ne güzel bir gün! Bu gün, canım uzun zamandır  yapmak istediğim ve bir kenara terkettiğim  fırça ve  boyalarımla oynamak istiyor” dedim.  “Eminmisin?”  der gibi  yüzüme  baktı,  balkonun demirlerinden  atladı,  yanıma  geldi  bacaklarıma  süründü, bir  iki kez  etrafımda  turladı, seni destekliyorum anlamındaydı.
                Kahvaltı yapılmış, okuluna ve işine  gidenler   evi terketmiş, ortalık ana baba günü. Masada  bardaklar, tabaklar, yarım kalmış ekmek  dilimleri, içinde çayı  bitmemiş bardaklar, yere yuvarlanmış  zeytin tanesi. Sıra  size gelecek  deyip odalara geçtim. Yataklar, sağa  sola kaymış yastıklar, yığın olmayı becerememiş  yorganlar ve  ben bu işte yokum kaçıyorum  dercesine  yarısı yere  inmiş çarşaflar. Onlarada  kısa bir  veda edip  salona  geçtim. Akşamdan kalan   bardaklar, koltuk kenarına  sıkışmış  televizyon kumandaları. Bir  göz  atılmış ve yere bırakılmış dergiler.  Hangi  cepheden   savaşa  başlasam diye düşünen  beynim ve içimde  henüz daha kullanılmamış  enerjim.  Tabi ki galip gelen  taraf   yine ben oldum yada  öyle sandım. Bitmeyen  bir  savaş  çünkü.
                Işık  tam istediğim  gibi, bütün köşeler, çizgiler belirgin. Tam benim havam  “Haydi bakalım gelsin fırçalar  boyalar” diye nağmelendim. Kedim  de  fırladı  benimle, sevinçle günlük hedefimizi gerçekleştirmeye koştururken telefon  çaldı.
                -Alo!
                -Buyrun?
Okuldan  aradılar  çocuk hastalanmış hemen  gidip almam gerekiyordu. “Maaavvvvv” dedi  kedim. “Hayal oldu  canım, fırçalar, renkler” dedim.
                Yine bir gün, “Bu hafta planladığım bir kaç kitabı okuyacağım” dedim. Zihnim çok acıkmış, bilgiye susamıştı. İhtiyaçlarını gidermeliyim. Ne yapıp edip bu programı gerçekleştireceğim.  Kaynayan  sudan  fincana  doldurdum, kahvemi hazırladım. Kedimin mamasını yaptım tabağına koydum.  Tam kitapla  bütünleşmişken  karnım acıktı şarkıları  söylemeye  başlar ki sıkıysa kalkıp doyurma.  Her  türlü önlemimi aldım ve kitaplarım  kolumun altında bir  elimde kahve  fincanım  koltuğa oturdum. “Pencereden de çok  güzel ışık  geliyor, harika!” dedim.  Kitapları  sehpaya koydum hangisinden başlıyayım  diye  karıştırıken   “Mıırrrr” kedim zıpladı kucağıma.  Kitap sayfalarında uyumak üzerine yatmak  en hoşuna  giden işlerden  birisi.  Okuyacağım kitabı seçtim  sayfalarını açtım, içimde yeni ülkelere yolculuğa çıkmış maceracı heyecanı, bir elimde kahve fincanım, deyme keyif. İlk yudum, ilk satırlar ve  telefon.
                -Abla!
                -Efendim?
Annem  evde  ayağı kaymış, düşmüş  ve kolunu  kırmış!

                                                                                                              Şeyda Gökoğlu/Mayıs2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder