9 Aralık 2015 Çarşamba

MİRAS

MİRAS

            Onyedi gün olmuş, kimse kapısını çalmamıştı. Yerinden doğruldu,  duvarda asılı olan “Saatli Maarif” takviminin olduğu yere geldi. Boynunda asılı duran  gözlüklerini taktı, takvim sayfası 19 Ocak’ı gösteriyordu. Düşündü, “ Çocuklar gideli on yedi gün oldu. Ne zor şey yalnızlık! Herkes bir yuva kurdu, eski yuvaları örümcek bağladı. Hayat işte!”
            Tekrar pencere kenarındaki koltuğuna yöneldi, tam oturacaktı ki kocası öldüğünde henüz bir yavru olan kedisi “Minnoş” ayaklarının yanından hızlıca geçti ve pencereye zıpladı.
            -Düşüreceksin beni, haylaz Minnoş.
            Minnoş başını yaşlı kadına çevirerek,
            -Miyaaavvv, dedi.
            -Sende olmasan ne olurdu bilmem? Onbeş yıldır bana arkadaş oldun. Hangimiz önce gidecek bakalım, dedi gülerek. Kocası ona “Ben bir gün ölürsem sana can yoldaşı olsun.” Demişti. Kocasından ona kalan mirastı Minnoş.
            O sırada telefon çaldı. Yaşlı kadın oturduğu yerden telefona uzandı,
            -Alo!
            -Müzeyyen teyze iyi günler, ben Özcan.
            -Özcan?
            -Meryem komşunun oğlu Özcan, teyzecim.
            -Aaaa. Tamam, tamam. Tanıdım. Nasılsın evladım?
            - İyiyim Müzeyyen teyze, sizler nasılsınız?
            -Şükür Allah’a şimdilik kendi kendime idare ediyorum. Annen nasıl evladım?
            -Annem de iyi, selamı var. Der ki; Müzeyyen teyzen eğer gelmek isterse onu alıp getir. Dünya gözüyle eski komşumu bir göreyim.
            -Bilmem ki! Bende özledim komşumu.
            -O zaman siz hazırlanın ben sizi akşam iş dönüşünde uğrayıp alayım.
            -İyi olurdu evladım ama rahmetli amcan öldüğünde ondan  kalan bir miras var. Ben onu bırakamam.
            -Ne mirası?
            -Kedim Minnoş.
            -Yaaa,  Müzeyyen teyze sorun değil onuda götürürüz.
            -Ah bak buna çok sevindim, hemen hazırlanırım o zaman.
            -Tamam, ben saat altı gibi gelirim. Görüşmek üzere.
            -Tamam oğlum bekleyeceğim.
            Özcan dakik bir şekilde saat altıda gelmiş, Müzeyyen teyzeyi ve  Minnoş’u almış, eski komşusu, sevgili annesi Meryem’in evine bırakmıştı. Bedenleri yaşlansa da yürekleri halâ genç olan bu iki dost hasretle sarıldılar. Her sarılışlarında gelinlik halleri, ilk komşulukları, ilk dünyaya getirdikleri çocukları gözlerinden, yüreklerinden birbirine akıp geçti. Komşu değil, arkadaş değil, kardeş gibiydiler. Yeter ki onları bir araya getirecek birileri olsun.
            -Ne iyi ettin gelmekle Müzeyyen. Seni çok özledim. Şunun şurasında kaç günlük ömrümüz kaldı.
            -Ben de seni özledim, bütün eski dostları özledim Meryem. Şimdi kapımızı açan yok.
            -Nerede eski sokaklar, nerede eski komşuluklar, hepsi yabancı oldu.
            -Evlerimiz yan yanaydı, ne merdiven çıkardık ne de kapı zili çalardık.
            -Evet, pencereye iki tık tık, komşu huuu evdemisin? Perde aralarınır, hemen arkasından kapı açılır, bir nefeslikte olsa halimizi hatrımızı sorardık.
            -Ay ne güzel günlerdi onlar. Keşke yine o günler geri gelse.
            -İkindiden sonra yaz akşamlarında kapı önündeki sohbetlerimiz, akşam yemeğinden sonra geceye bağlanırdı. Çocuğunu, sekisini alan yan yana dizilirdi. Ne zaman ki adamlarımız yatsı namazından döner bizler de evlerimize dağılırdık. Bazen namazdan sonra kahveye giderlerse  keyfimize deyecek olmazdı. Değil mi?
            -Olmaz mı Meryem. Çocuklar oyunlarını oynar, bizler sohbetlerimizi yapardık. Çocuklar şimdi kocaman oldu. Onların çocukları oldu, sokaklarda oynayamayan çocukları!
            -Onların sokaklarını,  anneleri babaları şimdi eve getiriyor. Bir masaya oturuveriyorlar bilgisayar mı, bilgisaray mı her ne zıkkımsa ondan başlarını kaldırmıyorlar. “Gel oğlum seni bi öpeyim” desem “offf babanne ya işim var, az önce öptün ya”,der. Zamane çocukları.
            - Benimkiler de öyle Meryem. Bak, bak!  Ayağındaki patiklerin ne güzel olmuş. Ne zaman ördün bu patiği?
            Patikler, yalnızlıklarının ürünü patikler. Ellerinde beş şişleri bir sıra gençlik anılarını, bir sıra aşklarını, bir iki sıra çocuklarını derken birbirinden güzel örnekleri  ömürler gibi dokuyuverirler patiklerine.  O güzel patikleri en sevdiklerine hediye ederler, başarabildikleri bir yaşamın mirasıdır patikleri,  birbiri ardı sıra atılan ilmekler ve renkleriyle bir ömürdür. Kaybettikleri eşleri siyah patiklerin üzerindeki kırmızı karanfilleridir.  Çantalarının, çekmecelerinin bir köşesinde özenle saklarlar, her güne giymezler o patikleri. Kendilerine ait duyguları gibi açı vermezler ulu orta, onlara aittir kırmızı karanfilleri.
            Müzeyyen hanımın kedisi Minnoş, yeni evi hiç yadırgamamış, sağı solu dolaştıktan sonra kendine bir yer  bulup kıvrılmış uyuyordu. İki kadının konuşmasını dinlercesine kulaklarını oynattı, yattığı yerden mırıldandı. Rahmetli sahibi ona emanet etmişti Müzeyyen hanımı, onu yalnız bırakmayacaktı. Şimdi görevi Meryem komşuya bıraktığı için rahatça uyuyabilirdi.
            Gecenin ilerleyen saatlerine kadar iki yaşlı kadın geçmişi yâd ettiler. Aynı sokağı paylaştıkları komşularını andılar. Beraber oturdukları geceleri ve  bir ömür geçirdikleri, gönül ister ki beraber bir ömür yaşamak istedikleri rahmetli  eşlerini konuştular. Bir zamanlar haberdar oldukları şimdi hiç bir haber alamadıkları arkadaşlarını düşündüler. Kim bilir hangi huzur evindeydiler veya yaşamıyorlardı. Onlar için gözlerinden bir kaç damla yaş akıtıp rahmet dilediler.  Hayat gailesi ile yanlarından uzaklaşan çocuklarını, arada bir gördükleri torunlarını anlattılar. İki eski dostun gönülleri, geçmişte bıraktıkları dostlukların, sevgilerin, özlemlerin yüküyle yorulmuştu. Sabah olmak üzereydi.
- Bildiğimiz, tanıdığımız ama haber alamadığımız nice dostumuz, akrabamız bu sabahı göremeyecek belkide Müzeyyen. Kimselere muhtaç olmadan tamamlasak şu ömür denilen çileyi.
-Çile deme Meryem, zorluklarımız, üzüntülerimiz oldu ama  bizim sevgilerimizin  çiçek gibi açtığı çocuklarımız ve onların da çocukları var. Sabahı görmeyi onlar için istemeliyiz. Yeterki sağlığımız yerinde olsun. Elbet bir gün bu hayat bitecek.
-Sana bir şey söyliyim mi? Bitecekse uyurken bitsin!
-Yok Meryem bitmesin, bitmesin.
Uykuları geldiğinde birbirlerine “Allah rahatlık versin” dileyerek yataklarına geçtiler. Uzunca yıldan sonra iki eski dost çok mutlu olmuşlardı. Geçmiş bir gecede canlanmış, eski mutlu sevgi dolu günlerinin tazeliği, gençliği yüzlerine vurmuş mışıl mışıl uyuyorlardı. Minnoş, kendisine emanet edilen sahibinin ayak ucunda her zaman ki gibi uyukuya dalmıştı.
            Özcan, akşam yemeğine davet etmek için öğleden sonra annesine telefon etti. Uzun uzun çaldırdı. Telefonu açan yoktu. “Belki dolaşmaya çıkmışlardır” diye düşündü. Bir saat sonra tekrar aradı, yine cevap alamadı. “Dönmemişler heralde” dedi. İçinde az da olsa endişe ile tekrar aradı, üç, döt, beş derken telefon açıldı,
            -Anne!
Karşı taraftan ses gelmiyordu.
            -Alooo! Anne! Anne!
            -Miyaaaavvv...
            Özcan telefonu kapadığı gibi uçarcasına annesinin evine gitti. Kapının zilini çaldı,  biraz sonra kedi, kapının arkasında miyavlıyordu. Cebinden telaşla annesinin anahtarlarını çıkardı. Kapıyı açtı,
            -Anne, anne! Bağırarak  içeri koştu, sonra odalara baktı. İki kadın yatak odasında birbirlerine sarılmış, yüzlerinde mutluluk öylece yatıyorlardı.
            Özcan, buz gibi bir tene dokunacakmış gibi aklında bir sürü kötü düşünce ve gözlerinde düşmek üzere hazırda bekleyen iki damla yaş ile annesini dürttü. Sevgili annesi bir gecede onun hayatından uçup gitmişti. Üstelik çok sevgili arkadaşı Müzeyyeni de yanında götürerek. Aklının sınırları almıyordu. Aynı anda iki eski dost nasıl olurdu?
            Meryem komşu bir gözünü araladı, Özcanı görünce
            -Özcaaaaan! Hayırdır evladım? Ne arıyorsun bu saatte burada?
            O sırada Müzeyyen hanım da uyanmıştı. Şaşırarak yerinde doğruldu, boş gözlerle neler oluyor dercesine bakındı, anlamaya çalıştı.
            -Anne ya kaç kez telefon ettim açmadınız ve bu Miras açtı telefonu, aklım kaçıracaktım.
            -Ayy oğlum. Biz dün gece uzun uzun konuştuk ve geç yattık. Kusara bakma duymamışız.
            Odadaki gürültü patırtıya Minnoşta koşarak gelmiş, yatağa zıplamış, etraflarında miyavlayarak dolanıyordu.
            Yüreği ağzında eve gelen Özcan rahatlamıştı. Minnoş’un başını okşadı, hala açık olan tefon ahizesinden sesler geliyordu. Telefonun ahizesini yerine koydu. “İyi ki şu eski telefonu atmamışız” diye düşündü.  Kapıdan çıkarken aklına yemek geldi. Telaştan neredeyse unutacaktı. Geri döndü ve kapıdan,
            -Kızlar akşama hazır olun sizi bize götüreceğim. Miras’ı da hazırlayın, en güzel yemeği o hak etti.
İki eski dost ve aralarında Minnoş, Özcan’ın arkasından gülümsediler. Uykudan güçlü bir sevgiyle uyandırıldıkları, onları her zaman merak eden çocukları olduğu için mutluydular. O gün beraber yaşamaya karar verdiler.
            Minnoş henüz sıcak yatağa kıvrılarak derin bir uykuya daldı. Kendisinden başka  bu güzel yaşlı kadınları arayacak birilerinin verdiği huzurla mırlayarak uyuyordu. Diğer adıyla “Miras”.

              Şeyda GÖKOĞLU/ Aralık 2015-ANKARA

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder