7 Kasım 2015 Cumartesi

TELAŞ

                Son defa kitaplarını gözden geçirdi, hepsi tamamdı. Kitap bahaneydi, okul daha da bahane. Bu gün arkadaşı Alp’in tanıştırdığı Eda ile ilk defa buluşacaktı. Eda’yı ilk gördüğünde akıl tutulması yaşamıştı. Şimdi böyle bir gün onun için ilk oyuncağını aldığı günden, ilk doğum gününden, ilk okula başladığı günden yani her
şeyden her ilkten daha önemliydi.  Daha önce de kız arkadaşı olmuştu ama bu sefer başkaydı.  Eda’ya görür görmez çarpılmış, aklı ile yüreği yer değiştirmişti. O nedenle mükemmel olmalıydı.
Telaş içerisinde bir o odaya  bir öbür odaya koşturuyordu. Banyoya girdi aynada saç, sakal derken dişler, “olmadı işte” dedi. Ağzını kapattı gayet iyi duruyordu. Sırıttı, sol tarafta üst çenede tazı dişi kırıktı. Üç ay önce bir kavgada yere düşünce, zaten pekte sağlam olmayan dolgu dişi “tık” diye  ucundan kırılmıştı.  Sorun etse, evden çıkamayacaktı. “Gülmezsin  oğlum Yaşar” dedi . Saçlarına  bir Klark dokunuşu attı. Klark'tan  haberi de yoktu, sorsan düşünür, dedesini söylerdi. Dedesi  önemli bir yere gidecekse önce saçlarına  limon suyu ile rötuş yapar sonra “Şimdi oldu işte! Klark gibi” derdi. O’nun gençliğinin modası  Klark gibi olmaktı. Babasının bir modeli yoktu. Tarzı da yoktu. Öyle çiçek çocuklar, yok efendim parkalar, botlar ve onlardan geriye kalan kırıntılar dahi yoktu. Arkadaşı Alp’in evine gittiğinde ise kendi babasıyla hemen hemen  aynı yaşlarda olan  Alp’in babasının gençliğinden kalma 45’liklerini, birkaç siyah beyaz fotoğrafını evin bir köşesinde görünce özenirdi. “Ne vardı bizimki de biraz ucundan geçseydi” diye düşünmeden edemezdi.
                 Odasına geçti dolabından son zamanlarda geliştirdiği kaslarını ortaya çıkaracak bir  beyzik tişört seçti. Boy aynasının önünde  kendi etrafında iki tur atarak son hazırlığını yaptı.  Bir senedir gittiği spor salonunda  karın kaslarını çok iyi çalışmış, sonucunda da gövdesinde sağlı sollu üç adet baklava dilimi kas yapmıştı. Eda bayılacaktı!  Bir kez de omzunun üzerinden pazılarına bakarak aynaya bir bakış daha  fırlattı, olmuştu. Şimdi çıkabilirdi. Eline hazırladığı iki kitabı aldı, spor ayakkabılarını ayağına geçirdi tam kapıdan çıkarken  parfüm kullanmadığını hatırladı.
                -Oldu mu şimdi oğlum ya?
Söylenerek dolabına koştu. Birkaç parfüm şişesinin kapağını açıp kokladıktan sonra bir tanesini odada uçan bir canlı olsa yaşamını sonlandıracak derecede başına, boynuna, kollarına vücuduna boca etti. Tekrar koridora gitti. Ayakkabılarını giymek üzereyken güneş gözlüğünü almadığını hatırladı.
-Hay anasını ya!
Tekrar ayakkabılarını çıkardı. Zaman azalıyordu randevuya yetişemeyecekti. Ayakkabısının biri telaştan dolabın üzerine fırladı. Koşa koşa gitti gözlüğünü koydu yerden alacaktı ki gözlük yerinde yoktu. Çekmeceleri karıştırmaya başladı. Çekmecenin bir tanesini yerinden çıkardı, ne varsa yere döküldü.
-Yok! Yok! Yok! Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi.
Bu tekerlemeyi, kaybettiği bir eşyayı bulmak için  anneannesinden öğrenmişti. Üstelik  bir örtüye,  bir havluya veya benzer bir parça beze birde düğüm attı mı hemencecik bulacağını söylerdi. Ama  şimdi  düğüm atacak bez aramanın zamanı değildi. Bir işe de yaramıyordu. Ama küçüklüğünden beri bu tekerlemeyi söyleyerek kaybettiği oyuncaklarını aramak, kaybetmenin  neşeli bir parçası olurdu. Pencerenin önündeki dolabın çekmecelerine bakmak için döndü, ayağının altında sert bir cisim çıtırdadı. Gözlük!
-Ah anane yaa!
Aynaya gözü ilişti, koşturmacadan terlemiş, üzerindeki tişörtün koltuk altlarında ter lekeleri oluşmaya başlamış, saçlarının diplerinde terden oluşan ıslaklık, saçının  biçimini bozmuştu. Saçına sonra bakmak üzere bir tişört daha seçti. Hemen üstüne geçirdi, rengini beğenmedi. Başka bir tane aldı, onunda omuzlarında renk atması başlamıştı. Başka bir tane daha aldı. Bu da, beyzik değildi! O güzelim kasları da gözükmüyordu. Bir kaç tişört denemesi daha yaptı beğenmedi. Bir tane aradığı gibi tişört buldu ama ütüsüz çamaşırların yanında, ütülenmeyi bekliyordu. Canı sıkıldı.
-Anne ya neden ütülemedin ki? Bu bana yapılır mı?
Odanın içi  iğne atsan yere düşmeyecek hale gelmişti. Öyle görünüyor ki annesi işten eve dönünce Yaşar’a daha hiç açılmamış güllerden bir demet sunacaktı.
-Yapacak bir şey yok oğlum Yaşar, hadi ya bi çıkamadın evden!
Kendine kızmaya başladı. Saçlarını düzeltmek için  tekrar banyoya gitti.  Aynaya bakarak elleriyle bir kaç dokunuş yaptı olmadı. Ter saçlarını bozmuştu. Saç kurutma makinasıyla saçların terini aldı. Şimdi de saçlarının her biri  ayrı telden çalıyordu.  Sprey sıkmayı düşündü,  bir taraftan aynada saçlarına şekil vermeye uğraşırken, diğer eliyle göz ucuyla  saç spreyine uzandı.  Saç şekillendirici sprey diye annesinin deodorantını saçlarına sıktı.  Çarpıcı bir bayan kokusunu  alınca elindeki sprey kutusunu fırlattı.
-Ya ben böyle şansın.....
Tekrar duş aldı, giyindi. “Bir şekilde randevuya yetişeceğim” diye mırıldandı. Ayakkabısının tekini bulamadı. Dolabın üzerine fırladığını hatırladı. “Şimdi almaya kalksam, düşüp bir yerimi de kırarım” diye  vazgeçti.  İçi daralmıştı.
-Nasıl bir şans bu? Diye söylendi.
 Bütün gemileri karaya oturmuştu. O anda Alp’in babasının  siyah beyaz fotoğraflarını hatırladı. Ne kadar sade, ne kadar hoş bir gençti. “Neden Olmasın oğlum Yaşar”. Gerilmiş yüz kasları gevşedi,  eski spor ayakkabılarını ayağına geçirdi. Sıradan bir gün değildi, daha özense  başına gelmedik kalmayacaktı. Yapacağı tek şey Eda’yı kaçırmamaktı. Başka bir şey düşünmeden okula gitti.  Yolda genç bir çingene kadından bir demet kır çiçeği aldı. Eda okulun kantininde onu bekliyordu.  Önündeki kitapların kenarlarıyla oynuyordu. Biraz dalgındı.  Yaşar'ı görünce gülümsedi.
Arkadaşlıklarının üzerinden beş yıl geçmişti. Yaşar ve Eda şimdi sevgilerini telaşsızca ikiz kızlarıyla paylaşıyorlardı.                                              Şeyda GÖKOĞLU/Telaş içinde bir zaman/2015

                                                                                             

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder