Ben hiçkimseyim!
Ya siz kimsiniz?
E. Dickins
Küstüm Çiçeği
Beşiktaş’ta yemeden içmeden kesilmiş iki
martı izledim. Deniz, boş ve uzun bir günün güzelliği eşliğinde uzanıyordu.
Gökyüzü kıyılmış taze marullar gibi, bembeyaz...
Böyle güzel bir günde küsmüştü iki martı. Aldırışsız
öylece duruyorlardı. Olmazmış gibi geldi değil mi? Oluyor işte. Soda içtim
yanlarında, tınmadılar. Çok içten, derin küsmüşler. Garson konuşmak istedi “ne
oldu size hasta mısınız?” dedi, dönüp bakmadı iki martı. Küsmek böyle bir şey
demek, tüm martılar ekmek peşindeyken köşeye çekilmek, uzaklaşmak maviden,
beyazdan...
Küsen bir kadın tanıyorum
uzaktan. Gün ışığına ve dokunuşa hassas,
küstüm çiçeği benzeri bir kadın. Hafif bir dokunuşta içine çekilen gövdesine
dönen, biraz daha ısrarda dikenlerini çıkararak tepki veren küstüm çiçeği
eşlikçisi. Oysa sıcak mordur küstüm çiçeğinin rengi.
Dostlarına “beni yalnız bana
bıraktığınız için teşekkür ederim” anlamına gelen mektuplar hediyeler gönderip kağıttan
tramvayına dönen bir kadında sıcak mor değil midir? Ama küsmüştür güneşsiz
şehrin güzel kadın vatmanı ve onun için renkler ve sesler, günlerce hiç
çıkmadan geçirdiği odada dönüp duran bir tomardır sadece.
Kekre bir söz tadınca, uzaklaşmıştır
dostlarından. Ayağı
aksayan masanın taşıyamaması gibi dolu bardağı, bırakıvermiştir kendini.
Kilitleyerek kapılarını lüzumsuz sözlere, açmış nar kuşlarına pencereleri. Nar
kuşları yakındır insana ve kızıldır gerdanı soluk beyazdır tüyleri. Gün boyu ötüşüyle eşlik eder küskün yüreğe ve
hışırdayan kağıt sesine
Gölge
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder