29 Nisan 2015 Çarşamba


            ANILARLA  ANKARA GARI
            “Penceremden  baktım çocukluğumu gördüm” demişti yaşlı bir kadın. Bende  o pencereden  baktığımda,çocukluğum beni Ankara  Garına  götürdü. Hayal meyal de olsa  yetmişli yıllarda ki Ankara  Garı’nı hala  özlemle  anarım. Herkesin  çocukluğuna ait  damak  tadında diyebileceğimiz anıları vardır.  Benimde  anmaktan  tadına  doyamadığım, her uğradığımda çocukluğumun tadını  yaşadığım, vazgecilmezim Ankara Garı.
            Babamın işi nedeniyle  Sincan’da oturuyorduk ve  dolayısıyla   Ankara ile  bağlantımızdı, Gar. O yıllarda ulaşım için  banliyö trenleri vardı.  Dolmuş, otobüs pek bulunmazdı. Sincan’da yaşayanların dediği  gibi ‘Ankara’ya gitmek’ için banliyö treni kullanılırdı. ‘Ankara’ya gitmek’ sözcüğü  belki  bir çok kişiye  tuhaf gelebilir. Zaten Ankara’da yaşamıyor musun,  neden ‘Ankara’ya gitmek’ diyorsun?  Epi topu 28 km lik bir mesafe, ancak o yıllarda  bu  mesafeyi  gidebilmek için  epey  bir süre gerektiğinden  insanlar sanki bir şehirden başka  şehire  gidiyormuş  gibi hissettiklerinden olacak ki sıkça kullanılan  bir  sözcük olmuş. Ankara’ya ulaşabilmek için bizde hep  trenleri kullanırdık. Tabi, şimdiki  gibi  göz  açıp kapayıncaya  kadar  geçen  bir  yolculuk olmazdı.Dizel lokomotiflerin çektiği ikinci ve üçüncü mevki banliyö trenleri ile  yolculuk yapılırdı. İkinci mevki vagonlarda seyahat etmek  daha iyidi çünkü oturma yerleri  yeşil renkli pandizot kaplı ve rahattı. Üçüncü mevki vagonlarda ise  oturma yerleri kahverengi boyalı  ahşap banklardan oluşuyordu. Eğer  yer bulamaz da  üçüncü mevki ile  gidecek olursak, eziyet bir  yolculuk olurdu . Küçük parmaklarımızı   ahşap bölmelerin arasına  sıkıştırmadan geçen  bir  yolculuk olmaz  ve  birazda  elbiselerimiz kirlenirdi. Biletler de  ikinci  ve üçüncü mevki diye ayrı ayrı satılırdı.  Bazen  ikinci mevki vagonlarda yer kalmaz,  arkada olan  üçüncü mevki vagonlarda yolculuk yapmak zorunda kalırdık. Hatırladığım kadarıyla  eğer  biletin  üçüncü mevki ise   kondüktör kesinlikle ikinci mevkide oturtmaz, vagondan  çıkarırdı. Oysa şimdi  Banliyö trenleri elektrikli ve  sınıf  farkı olmadığı  gibi her türlü konfora  da sahip.
            Geçmiş  gün  Sincan- Ankara  arasını bir saatte mi giderdik pek hatırlamıyorum ama uzun  sürerdi. Trenimiz, eğer  yolda bir  yolcu treni varsa makasta  bekler,  yolcu treni geçip gittikten  bir süre sonra biz  yolumuza  devam ederdik. Bu nedenle  kesintisiz  ve kısa  bir  yolculuk olmazdı.
            Bu yolculuklarımız  genellikle;  annemin  bizi  Gençlik Parkına götürdüğünde, babamla beraber  bir hafta  sonu  eğlencesi ya da  o zamanın en gözde  alışveriş merkezi olan ve  halk arasında “Yürüyen Merdivenler” diye anılan  Anafartalar çarşısına  gitmek için olurdu. Bu nedenle  yolculuğmuzun kalbi Ankara  Garı idi. Gar gözüme  o kadar devasa gelirdi ki şimdi ise  hiçde öyle değil. Çocuk  gözü işte...
            Yolculuk  sona  erip de Ankara Garı’na  vardığımızda, kardeşlerim ile ben  o devasa yapının içinde koşturmaktan büyük zevk duyardık. Gar binasının salonu büyük ve  görkemliydi. Tavandaki cam  bölmelerden gelen  gün ışığına bakmak, mermer döşemeler üzerinde  koşarken  bir taraftanda  bağırmak ve  sesimizin yankısını  duymak ne kadar hoşumuza  giderdi. Salonun her iki tarafında  bilet gişelerin önünde   yolcuların  sıra halinde  bilet almalarını sağlamak için  yapılmış sarı pirinçten turnikeler  vardı. Bu  pirinç metaller pırıl pırıl parlardı, sürekli  temiz  tutulurdu. Aynı pirinç metaller Gar  binasının  kapılarında   ve ambar bölümündeki sütunlardada bilezik şeklinde yer alıyordu. Gar binasının sarrafları gibiydiler. Her zaman  parlak ve gösterişliydiler. Şimdi  bu  salon yolcular için banklarla  doldurulmuş, pirinçler eskisi gibi parlamıyor eski ihtişamı kalmamış.
            Gar  salonunda unutmadığım yerlerden  diğeride  büfeler.  Salonun  çıkışında sağlı  sollu   iki tane  büfe  vardı.  Sağ  taraftaki gazete  büfesiydi ve  öyle hareketli olurdu ki oradan  geçen  uğramadan edemezdi. Küçücük  bir  mekan olduğu için mecmualar, kitaplar ve  gazeteler dışarıda sergilenirdi. O rengarenk  mecmua  ve kitap  dünyasını seyrederken kendimden geçerdim. Özellikle  Ayşegül adındaki çocuk kitap serisini incelemek ve okumadığımız bir tanesini almak en  büyük zevkimizdi. Kız kardeşim ile  ben,  Ayşegülün elbiselerine   bakar annemden  bize  dikmesini isterdik. Bir de kapağında  ünlü artist  pozlarının yer aldığı  Ses Mecmuaları  ilgimizi çekerdi. Kardeşimle   kapakta yer alan resme  bakıp hangimiz önce  tanıyacağız  diye yarışırdık. Tabi bilmediğimiz  sanatçılarda olurdu. Sol taraftaki  büfe ise bujiteri, kolonya, biblo  gibi    hediyelik eşya satan  bir yerdi. Vitrininin ışıklandırması öyle  güzeldi ki  dakikalarca o vitrindeki  kolyelere,  biblolara bakardık, ta ki annem  bizi uyarıncaya kadar. Bu iki  büfeden  hariç   peron  tarafında  birde yiyecek  büfesi  vardı.   Bence Gar binasının  mimari dokusunun  en güzel bölümlerinden  birindeydi Gar mimarisi deyince  mimar Şekip Akalın’ı da rahmetle anmak isterim. Ankaramıza  böyle güzel bir  eser kazandırdığı için. O  büfenin olduğu yer binanın yuvarlak olarak  dönülmüş bir köşesinde yer alıyordu. Bana masallardaki  yuvarlak kulelleri hatılatan   o  bölüm  yiyeceklerle  dolu penceresiyle masal dünyamı  yerle  bir ediyordu. Babamla  en çok uğradığımız ve  yine  Gar da yer alan  başka  bir  büfe  vardı.  Burası  şimdi müze olan  Atatürk’ün  kaldığı ev ile  eski Gar gazinosu arasında yer alıyordu. Biraz  gözden uzak olduğu için  kalabalık olmazdı.  Bu  büfeden, en çok   kırmızı kapakları ile küçük şişelerde satılan  AOÇ sütü yada  mavi  kapakları olan AOÇ ayranını alırdık.  Söylemeden geçemeyeceğim, lezzetleri hala  damağımda. Bir taraftan  oyun oynar bir taraftan içeceklerimizi içerdik. Bu büfenin olduğu yerde oyalanmak  hoşuma giderdi. Büfenin arkasındaki  parkta yer alan  büyük ağaçlar ve  büfenin karşısında Gar binası ile  Gar Gazinosu’nu birleştiren o  muhteşem kemerden sarkan  sarmaşıklar, orman içinde maceraya  atılmış  çocuklar gibi hissetirirdi. Şimdi bu  büfe yerinde olmadığı  gibi  diğer  büfelerin  o hareketli ve pırıltılı halleride  kalmamış.
            Ankara  Garına  ait  hatırladığım  diğer  bir  güzellik ise  Gar  Gazinosuydu. Akşam olunca gökyüzündeki  yıldızlar  gibi parlayan neon ışıklı tabelası çok hoşuma  giderdi.  Gar Gazinosu’nun neonlarında, hatırladığım kadarıyla o yıllarda Nigar Uluerer’in ismi yanıp  sönerdi.  Ankara’nın gecesinde o ışıklar muhteşem görünürdü.  Öyle ki o  ışıklara  hayranlığımızdan kardeşlerimle, babama  bizide  gazinoya götür  diye tuttururduk. Babam da   ben sizi başka yere  götüreceğim  der ve  Gençlik Parkı içerisindeki   aile  çay  bahçelerinden  birine götürür, bazen de oradaki aile gazinolarına  giderdik. Rahmetli Zeki Müren’i  de orada  görmüştüm.  Gazinonun girişinde kırmızı üniformalı, altın yaldızlı apoletli  görevliyi de  Zeki Müren  sanmıştım. Yine  babamın  bizi eğlenmek için götürdüğü Gençlik Parkı gazinolarından birinde Beyaz Kelebekler adını taşıyan  pop müzik  grubunu ve  Yıldıray Çınarı’da  o gazinolarda izlemiştim. Nerde şimdi  aile gazinoları ve  çay bahçelerinin  yer aldığı  ve Ankaralının  eğlence merkezi  Gençlik Parkı!
Ankara Garı demişken  onunla  bütünleşen  gar meydanını da  hatırlamadan edemedim.  Meydandaki su perilerinin bulunduğu havuz ne kadar da  güzel yakışırdı Ankara’ya. Babamın elinden tutup yanından  geçerken  defalarca  başımı çevirip  baktığım  su  perileri  halâ  belleğimde yerlerini muhafaza  ediyor. Gençlik Parkı girişindeki   otoparkta,  o yılların  son  model  arabalarından olan  Wolksvagenleri de  anmadan edemeyeceğim. Babam,  anneme  hangisini alayım sana  dediğinde annem  her seferinde açık mavi renkli Wolksvageni seçerdi. Annemde ufak tefek bir kadın olduğundan onun bu tercihini çok mantıklı bulurdum.  Annem değil ama  yıllar sonra  ben kendime   bir tane  almıştım.
            Hani  bir  fincan kahvenin tadı  gibi ben de o yılların anılarımda kalan Ankara  Garını bilenlere hatırlattıysam, bilmeyenlere de o güzellikleri aktarabildiysem ne mutlu bana.Hiç bir şey için geç değil yeter ki  çocuklarımız için yaşadığımız yerleri koruyabilelim. Anılar anlatanı  mutlu eder, dinleyeni bir yerlere götürüse mutlu eder. Anılarda  kalmayacak beraber yaşanılacak güzel şehirlerimiz olsun.

ŞEYDA GÖKOĞLU   ANKARA/2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder