ANILARLA ANKARA GARI
“Penceremden baktım çocukluğumu gördüm” demişti yaşlı bir
kadın. Bende o pencereden baktığımda,çocukluğum beni Ankara Garına
götürdü. Hayal meyal de olsa
yetmişli yıllarda ki Ankara Garı’nı
hala özlemle anarım. Herkesin çocukluğuna ait damak
tadında diyebileceğimiz anıları vardır.
Benimde anmaktan tadına
doyamadığım, her uğradığımda çocukluğumun tadını yaşadığım, vazgecilmezim Ankara Garı.
Babamın işi nedeniyle Sincan’da oturuyorduk ve dolayısıyla
Ankara ile bağlantımızdı, Gar. O
yıllarda ulaşım için banliyö trenleri
vardı. Dolmuş, otobüs pek bulunmazdı.
Sincan’da yaşayanların dediği gibi ‘Ankara’ya
gitmek’ için banliyö treni kullanılırdı. ‘Ankara’ya gitmek’ sözcüğü belki
bir çok kişiye tuhaf gelebilir.
Zaten Ankara’da yaşamıyor musun, neden
‘Ankara’ya gitmek’ diyorsun? Epi topu 28
km lik bir mesafe, ancak o yıllarda
bu mesafeyi gidebilmek için epey
bir süre gerektiğinden insanlar
sanki bir şehirden başka şehire gidiyormuş gibi hissettiklerinden olacak ki sıkça
kullanılan bir sözcük olmuş. Ankara’ya ulaşabilmek için
bizde hep trenleri kullanırdık. Tabi,
şimdiki gibi göz
açıp kapayıncaya kadar geçen
bir yolculuk olmazdı.Dizel
lokomotiflerin çektiği ikinci ve üçüncü mevki banliyö trenleri ile yolculuk yapılırdı. İkinci mevki vagonlarda
seyahat etmek daha iyidi çünkü oturma
yerleri yeşil renkli pandizot kaplı ve
rahattı. Üçüncü mevki vagonlarda ise
oturma yerleri kahverengi boyalı
ahşap banklardan oluşuyordu. Eğer
yer bulamaz da üçüncü mevki ile gidecek olursak, eziyet bir yolculuk olurdu . Küçük parmaklarımızı ahşap bölmelerin arasına sıkıştırmadan geçen bir
yolculuk olmaz ve birazda
elbiselerimiz kirlenirdi. Biletler de
ikinci ve üçüncü mevki diye ayrı ayrı
satılırdı. Bazen ikinci mevki vagonlarda yer kalmaz, arkada olan
üçüncü mevki vagonlarda yolculuk yapmak zorunda kalırdık. Hatırladığım
kadarıyla eğer biletin
üçüncü mevki ise kondüktör
kesinlikle ikinci mevkide oturtmaz, vagondan
çıkarırdı. Oysa şimdi Banliyö
trenleri elektrikli ve sınıf farkı olmadığı gibi her türlü konfora da sahip.
Geçmiş gün
Sincan- Ankara arasını bir saatte
mi giderdik pek hatırlamıyorum ama uzun
sürerdi. Trenimiz, eğer yolda
bir yolcu treni varsa makasta bekler,
yolcu treni geçip gittikten bir
süre sonra biz yolumuza devam ederdik. Bu nedenle kesintisiz
ve kısa bir yolculuk olmazdı.
Bu yolculuklarımız genellikle;
annemin bizi Gençlik Parkına götürdüğünde, babamla beraber
bir hafta sonu
eğlencesi ya da o zamanın en
gözde alışveriş merkezi olan ve halk arasında “Yürüyen Merdivenler” diye
anılan Anafartalar çarşısına gitmek için olurdu. Bu nedenle yolculuğmuzun kalbi Ankara Garı idi. Gar gözüme o kadar devasa gelirdi ki şimdi ise hiçde öyle değil. Çocuk gözü işte...
Yolculuk sona
erip de Ankara Garı’na
vardığımızda, kardeşlerim ile ben
o devasa yapının içinde koşturmaktan büyük zevk duyardık. Gar binasının
salonu büyük ve görkemliydi. Tavandaki
cam bölmelerden gelen gün ışığına bakmak, mermer döşemeler
üzerinde koşarken bir taraftanda bağırmak ve
sesimizin yankısını duymak ne
kadar hoşumuza giderdi. Salonun her iki
tarafında bilet gişelerin önünde yolcuların
sıra halinde bilet almalarını
sağlamak için yapılmış sarı pirinçten
turnikeler vardı. Bu pirinç metaller pırıl pırıl parlardı,
sürekli temiz tutulurdu. Aynı pirinç metaller Gar binasının
kapılarında ve ambar bölümündeki
sütunlardada bilezik şeklinde yer alıyordu. Gar binasının sarrafları gibiydiler.
Her zaman parlak ve gösterişliydiler. Şimdi bu
salon yolcular için banklarla
doldurulmuş, pirinçler eskisi gibi parlamıyor eski ihtişamı kalmamış.
Gar salonunda unutmadığım yerlerden diğeride
büfeler. Salonun çıkışında sağlı sollu
iki tane büfe vardı.
Sağ taraftaki gazete büfesiydi ve
öyle hareketli olurdu ki oradan geçen uğramadan edemezdi. Küçücük bir
mekan olduğu için mecmualar, kitaplar ve
gazeteler dışarıda sergilenirdi. O rengarenk mecmua
ve kitap dünyasını seyrederken
kendimden geçerdim. Özellikle Ayşegül
adındaki çocuk kitap serisini incelemek ve okumadığımız bir tanesini almak
en büyük zevkimizdi. Kız kardeşim ile ben,
Ayşegülün elbiselerine bakar
annemden bize dikmesini isterdik. Bir de kapağında ünlü artist
pozlarının yer aldığı Ses
Mecmuaları ilgimizi çekerdi.
Kardeşimle kapakta yer alan resme bakıp hangimiz önce tanıyacağız
diye yarışırdık. Tabi bilmediğimiz
sanatçılarda olurdu. Sol taraftaki
büfe ise bujiteri, kolonya, biblo
gibi hediyelik eşya satan bir yerdi. Vitrininin ışıklandırması öyle güzeldi ki
dakikalarca o vitrindeki
kolyelere, biblolara bakardık, ta
ki annem bizi uyarıncaya kadar. Bu
iki büfeden hariç
peron tarafında birde yiyecek
büfesi vardı. Bence Gar
binasının mimari dokusunun en güzel bölümlerinden birindeydi Gar mimarisi deyince mimar Şekip Akalın’ı da rahmetle anmak
isterim. Ankaramıza böyle güzel bir eser kazandırdığı için. O büfenin olduğu yer binanın yuvarlak
olarak dönülmüş bir köşesinde yer
alıyordu. Bana masallardaki yuvarlak
kulelleri hatılatan o bölüm
yiyeceklerle dolu penceresiyle
masal dünyamı yerle bir ediyordu. Babamla en çok uğradığımız ve yine
Gar da yer alan başka bir
büfe vardı. Burası
şimdi müze olan Atatürk’ün kaldığı ev ile
eski Gar gazinosu arasında yer alıyordu. Biraz gözden uzak olduğu için kalabalık olmazdı. Bu
büfeden, en çok kırmızı kapakları ile küçük şişelerde
satılan AOÇ sütü yada mavi
kapakları olan AOÇ ayranını alırdık.
Söylemeden geçemeyeceğim, lezzetleri hala damağımda. Bir taraftan oyun oynar bir taraftan içeceklerimizi
içerdik. Bu büfenin olduğu yerde oyalanmak
hoşuma giderdi. Büfenin arkasındaki
parkta yer alan büyük ağaçlar
ve büfenin karşısında Gar binası
ile Gar Gazinosu’nu birleştiren o muhteşem kemerden sarkan sarmaşıklar, orman içinde maceraya atılmış
çocuklar gibi hissetirirdi. Şimdi bu
büfe yerinde olmadığı gibi diğer
büfelerin o hareketli ve
pırıltılı halleride kalmamış.
Ankara Garına
ait hatırladığım diğer
bir güzellik ise Gar
Gazinosuydu. Akşam olunca gökyüzündeki
yıldızlar gibi parlayan neon
ışıklı tabelası çok hoşuma giderdi. Gar Gazinosu’nun neonlarında, hatırladığım
kadarıyla o yıllarda Nigar Uluerer’in ismi yanıp sönerdi. Ankara’nın gecesinde o ışıklar muhteşem
görünürdü. Öyle ki o ışıklara
hayranlığımızdan kardeşlerimle, babama
bizide gazinoya götür diye tuttururduk. Babam da ben sizi başka yere götüreceğim
der ve Gençlik Parkı
içerisindeki aile çay
bahçelerinden birine götürür,
bazen de oradaki aile gazinolarına
giderdik. Rahmetli Zeki Müren’i de orada
görmüştüm. Gazinonun girişinde
kırmızı üniformalı, altın yaldızlı apoletli
görevliyi de Zeki Müren sanmıştım. Yine babamın
bizi eğlenmek için götürdüğü Gençlik Parkı gazinolarından birinde Beyaz
Kelebekler adını taşıyan pop müzik grubunu ve
Yıldıray Çınarı’da o gazinolarda
izlemiştim. Nerde şimdi aile gazinoları
ve çay bahçelerinin yer aldığı
ve Ankaralının eğlence
merkezi Gençlik Parkı!
Ankara Garı demişken onunla
bütünleşen gar meydanını da hatırlamadan edemedim. Meydandaki su perilerinin bulunduğu havuz ne
kadar da güzel yakışırdı Ankara’ya.
Babamın elinden tutup yanından
geçerken defalarca başımı çevirip baktığım
su perileri halâ
belleğimde yerlerini muhafaza
ediyor. Gençlik Parkı girişindeki
otoparkta, o yılların son
model arabalarından olan Wolksvagenleri de anmadan edemeyeceğim. Babam, anneme
hangisini alayım sana dediğinde
annem her seferinde açık mavi renkli
Wolksvageni seçerdi. Annemde ufak tefek bir kadın olduğundan onun bu tercihini
çok mantıklı bulurdum. Annem değil
ama yıllar sonra ben kendime
bir tane almıştım.
Hani bir
fincan kahvenin tadı gibi ben de
o yılların anılarımda kalan Ankara
Garını bilenlere hatırlattıysam, bilmeyenlere de o güzellikleri
aktarabildiysem ne mutlu bana.Hiç bir şey için geç değil yeter ki çocuklarımız için yaşadığımız yerleri
koruyabilelim. Anılar anlatanı mutlu
eder, dinleyeni bir yerlere götürüse mutlu eder. Anılarda kalmayacak beraber yaşanılacak güzel
şehirlerimiz olsun.
ŞEYDA GÖKOĞLU ANKARA/2015
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder